KARINCALAR İNTİHAR ETMESİN

0
12133

Sonlarını kendi yazdığım kahramanların hayatlarına kısa bir mola verip, adıyla, duruşuyla, yaşadıklarıyla dünyaya silinmeyecek izler bırakan; kırılma noktalarında kendi yaşamına intihar ederek son veren bazı yazar ve şairlerin hayatlarını okuyalım bugün.

ERNEST HEMİNGWAY

Lise yıllarında yazdığı makalelerle karşımıza çıkan Ernest Hemingway, ailesinin üniversite okuması isteğine karşı çıkıp, bir gazetede muhabirlik yapmaya başladı. Ancak dünyada devam eden savaşa sessiz kalamazdı. Savaş, deprem; salgın hastalık gibi durumlarda insanların yardımına koşan Uluslararası Kızılhaç Örgütüne başvurdu. Gazeteden ayrılıp ambulans şoförü olarak çalışmaya başladı. Orduda savaşırken çok yakınında patlayan bir top onun ağır yaralanmasına neden oldu. Arkadaşına yazdığı mektupta o anları, “O andan itibaren benim için ölüm yoktu.” diye anlatıyor. İnsan hayatı boyunca onlarca kez öldüğünü hissedip, buna rağmen yaşayabilir ama bir gün gerçekten ölür. Ölüm vardır. Hiç ölmeyeceğimizi sandığımız, yaşadığımızı hissettiğimiz her yerde ölüm vardır.

Hemingway, Milano’da aşık olduğu Agnes von Kurawsky ile yeni bir hayatın planlarını yaparken terk edildi. Terk edildikten sonra başka bir kadınla evlenmesine, hatta baba olmasına rağmen “Silahlara Veda” adlı eserinin konusu Agnes’ti. Farklı kadınlarla yaptığı evliliklerin hepsinin sonu aynı oldu. Hemingway’in evlilikleri boşanmayla sonuçlandı. Geçen zaman ona iyi gelmiyordu. 1950 yılında girdiği ağır depresif ruh hâli, onu tüketmeye başladı, intiharının zeminini hazırladı. Yakın çevresine göre paranoyak olduğu kabul edilmiş, halüsinasyon gördüğüne inandırılmak istenmişti. Ancak Hemingway her şeyin gerçek olduğunun farkındaydı. Birileri tarafından takip edildiğini biliyordu.

Psikolojik tedavi görmek için hastaneye yatırıldı. Hayatı boyunca onca olayın, onca büyük yaranın hatta orduların altından kalkmasına rağmen beynindeki ordularla verdiği savaşta mağlup oluyordu. İnsanın en sinsi hastalığı da, en büyük düşmanı da kendi bedeninde aslında. Beyinden güçlü ordu yok ne de olsa.

Herkes tedavinin işe yaradığını düşünse de sonuç öyle olmadı. Taburcu olduktan sonra 2 Temmuz 1962’de ağzına soktuğu tüfeği ateşlemesi sonucu yaşamına son verdi. Ona Nobel Edebiyat ödülünü kazandıran “Yaşlı Adam ve Deniz” adlı eserinde, anlattığı konulardan biri de; insanın yaşama nasıl bağlanması gerektiğiydi oysa… Hemingway bağlarının incelediği yerde, bağlarını kopartarak son verdi yaşamına.

KAAN İNCE

“Erken ölmek, ölmek değildir; ölümsüzleşmektir.” diyerek kendi ipini kendi çeken, çok depresif; çok umutlu, çok hüzünlü şair: Kaan İnce…
11 Ağustos 1922 yılında “Gizdüşüm” adlı şiir kitabının yayımlanacağını öğrendiği gün, Kadıköy’de kaldığı otelin balkonundan kendini güçlü bir boşluğa bırakarak yaşamına son verdi.

O ânı beklemiş gibi… Hayatına son vereceği ân için o haberi almayı beklemiş gibi sanki. Veya aldığı bu haberin iç rahatlığıyla, yeni bir başlangıçtı bu ona göre. Bilinmez..
Ardında bıraktığı soru işaretleri cevapsızlığını koruyor hâlâ. Onu o gece, o otel odasında intihara iten şey neydi? Yaşadıklarını, gördüklerini alt etmek yerine, yaşadıklarının ve gördüklerinin altında kalmayı neden seçti? Veya böyle bir seçim hakkı var mıydı?
Hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz gerçeklerle gitmiş olması ve giderken onlarca şiiri, yüzlerce cümleyi ardında bırakması oldukça sarsıcı. Arkadaşları, ailesi dahil hiç kimse neden intihar ettiğini bilmiyor. Her cümlesi farklı bir görüşün kapısını aralıyor aslında. Ben Kaan İnce’nin şiirlerinde büyük yaşanmışlıklar hissediyorum. Yazdığını yaşamayan şairlerde hissettiğimden çok ayrı, çok üstte duran bir duygu bu.
“Gizdüşüm” adlı eserinde şiirlerin zamanı bizlere değiştirilerek sunulmuş. Son, başlangıçtır. Başlangıç, sondur. Ben bunu öğrendiğimde Gizdüşüm’ü sondan başa okumayı denemiştim. Her ayrılığın sonunda yeni bir kavuşmanın, her sonun başında yeni bir merhabanın olduğunu fark edebilmek adına…

“gözlerimdeki yangın, sönmeden durduracak tüm saatleri” dizesi, onun için zamanın durduğu yerdi. İçe dönük umutlarla, tenin ve etin çok uzağında, sıradan bir ağırlığın sıradışı acısıyla yazmış bütün şiirlerini. Sevgilisine yazmış. “Ka n” adlı eserinde isminden attığı bir a harfi, bedenini bıraktığı boşluğun ve zeminin özeti aslında…

VİRGİNİA WOOLF

Daha küçük yaşlarda yazar olmaya karar veren Virginia Woolf kendini babasının kütüphanesinde geliştirdi ve 1905 yılında bir gazetede hikayelerini yayımlamaya başladı. 1904’te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury’ye taşındılar ve burada sekiz yıl kaldıktan sonra eşi Leonard Woolf ile evlendi. Eşi onun için bir yayınevi kurdu. Bu yayınevi eserlerini yayımlanmasında büyük kolaylık ve fırsat sağladı ona.

Aradan geçen yıllar ona kendini yeteneksiz
hissetiriyor, yazma yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Virgina’da olduğu gibi her yazarda bu his zaman zaman oluşuyor sanırım. Savaş korkusu, savaş korkusunun verdiği dehşet; ve yeteneksizleştiğini düşünmesi sonucu ruhsal bunalıma girdi. 28 Mart 1941’de kafasında dönenlerle daha fazla savaş veremeyeceğini anlamış ve evinin yakınlarında bulunan Ouse Nehrine, ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Ceplerine doldurduğu taşlar onun beyninde tartamadıklarından ibaretti aslında. Öyle ağır, öyle öldürücü her biri… Geride kardeşi ve eşine iki intihar mektubu bıraktı. Eşine bıraktığı mektupta neden intihar ettiğini anlatmış, ölümünün açıklamasını şu cümlelerle anlatmaya başlamış:

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun…. “

cümleleriyle devam eden mektup, kendi dilinden makberiydi Virginia’nın.
Ve daha onlarcasının…

Çocuklarına kahvaltı hazırladıktan sonra odaların kapılarını kapatıp, mutfakta kafasını soktuğu fırının gazını açarak yaşamına son veren Slyvia Plath

Slyvia Plath’in intiharını lisans tezinde konu alarak, “Hayatın neresinden dönülse kârdır.” diyip yaşamına son veren Nilgün Marmara

“Beni de yanına al” diyen eşini tüm ısrarlarına rağmen kendisiyle ölme düşüncesinden vazgeçiremeyen, ve bedenleri birbirlerine sarılmış vaziyette bir odada ölü bulunan Stefan Zweig ve eşi…

Yazar Beşir Fuat…
Fransız şair Gérard de Nerval
Japon romancı Yukio Mişima

Her birinin sonu, bir diğerinin başlangıcı gibi. Bugüne bıraktıkları eserlerinin ve hayatlarının yanında, sadece ölümleriyle bile kitap olabilecek isimler…
Bu zincir kuşkusuz devam edecek. Alaşağı edilmeyecek kadar güçlü duygulara sahip şairler, yazarlar, sanatçılar hep olacak. Onlar hep bir yerlerde onulmaz şekilde kırılacak. Herkesin hayatının ‘bundan sonra’sı karanlıkta ne de olsa.

Adını geçirdiğim -ve daha sonu gün yüzüne çıkmamış- isimlerin her biri isminden, yüzünden, duruşundan; acısından, umudundan, hayatından, herhangi bir yerinden farklı parçalar feda ettiler. Feda etkileriyle veda ettiler hayata. Ve her biri, bir karınca gibi yüzyıllar kadar öteden yeni kelimeler getirdi bizlere. Minnettârız… İyileşmek için, o kelimelere hep ihtiyacımız olacak. İyi etmek adına, sırf bu yüzden;
karıncalar intihar etmesin.