ERKEK OLMAK ZOR

0
17519

Ailenin üçüncü erkek çocuğuyum. Ben doğmadan önce annem ve babamın iki kere kız doğurmak için teşebbüsleri sonucu iki erkek doğunca, üstüne ben de erkek doğunca annem babamdan iyice soğumuş.

“Bana bir kız evlat veremedin!” demiş annem babama. Babam hala annemin haklı olduğunu savunur ve kız doğuramadığı için kendini suçlar.

Benden sonra olan kardeşim Allah’tan kız olmuş da annem ve babam denemeyi bırakmış. Kız evlat doğunca evde bir şenlik havası olmuş tabii… Annemin mutluluktan havasına diyecek yok, hemen kardeşime annesinin adını koymuş: “Zeynep”

Halbuki ben doğunca annem ilgilenmemiş bile, isim koyma dahil her şeyi babama bırakmış. Babam da kendi babasının ismini koymuş bana: “Utku!”

Erkek olarak doğmanın zorluklarının bu kadar ile sınırlı olduğunu zannettiğim çağlarımda ortaokuldan alındım. “Erkek kısmı okumaz, oturur evinde ev işi öğrenir. Okuyup ne olacak, başımıza mühendis mi olacak?” demiş annem. Babam da tabii, her zamanki gibi annemin sözünden çıkamamış.

Kadının sözünden çıkmanın lafının bile geçmediği bir memlekette büyümüş babam. Doğulu’ydu, oralarda kadın ne derse o!

Ortaokuldan alındıktan sonraki senelerde büyüyüp testislerim belirginleşince, babam karşısına aldı beni. “Artık delikanlı oldun! Oturmana kalkmana dikkat et!” dedi. Olabildiğince bol pantolonlarla hayalarımı ve hatlarımı belli etmeyen kıyafetlerle büyüdüm o günden sonra. Bundan neden utanmam gerektiğini anlamamıştım. Delikanlı olduysam, neden oturmama kalkmama daha çok dikkat etmem gerekiyor, anlamamıştım? Anlamamıştım kadınların nefsini cezbeden varlıklar olduğumuzu…

Kadınların tacizine ilk maruz kaldığım gün okuldan alındığım senenin son aylarından biriydi… Okuldan alınacağımdan bihaber, mutlu bir halde tamamlardım tüm yolu. Okumayı hep çok sevmiştim. Bir gün yine okuldan dönüyorum. Sokağın köşesine toplanmış bir grup kadının önünden geçerken içlerinden biri normalden biraz daha yüksek bir sesle “Testislere bak, testislere…” demişti. Refleks ile pantolonumun toplanan kısmını çekip düzeltmiştim. Bu hareketimle kahkahalara boğuldular. “Bakir lan daha bu!” dedi içlerinden biri. Toplumun korumam için baskıladığı bekaretim ile tanıştım o anda.

Daha önce hiç bu kelimeyi duymamıştım. “Bakir!” Hızlı adımlarla eve koşup babama “Bakir ne demek?” diye sorduğumda eliyle ağzımı kapatmaya çalışıp “Kim dedi sana bunu?” diye sordu. Kısık bir sesle “Sokakta kadınlar laf atarken söyledi.” dedim. Annem oturup erkeklik zarım ile ilgili uzun bir açıklama yaptı daha sonrasında…

“Neden biz bekaretimizi korumak zorundayız baba? Kadınlar neden korumuyor?” diye sormuştum. Aklıma gelen ilk şeydi! Bu eşitsizliği görmek için yaşımın büyük olmasına gerek yoktu! Bu eşitsizlik her yerdeydi, bu eşitsiz en başta babamın gözlerindeydi!

Kadınlar gecenin köründe bile rahatça sokaklarda gezebiliyorlardı. Üstelik erkekleri taciz etme hakkını kendinde görebiliyorlardı. Bizden fizikken daha güçlü oldukları için toplumun her alanında erkeğe şiddet uyguluyorlardı! Kocalarını döven kadınlar toplum tarafından o kadar normal karşılanıyordu ki, çoğu erkek ailesine dönecek cesareti bulamıyordu! Anaerkil toplum kadına ve kadının yaptıklarına hiçbir şey söylemiyordu! Suçu bir şekilde hep erkekte bulmayı başarıyorlardı!

“Bakımlı olsaydı karısını tutsaydı elinde…” derlerdi.

Soruma cevap olarak “Kadının elinin kiridir.” dedi babam. Bunu söylerken o kadar normal bir şeymiş gibi söyledi ki, savaşmam gereken zihniyetin ne kadar yoz ve köklü olduğunun gerçeği ile yüzleştim.

Ortaokuldan alındığım günlerden sonra belirginleşen testislerim ile “Delikanlı Utku!” olmuştum artık. Her gören babama “Ooo bu oğlan çok büyümüş, yakışıklı olmuş. Dikkat et buna, kaparlar bunu valla!” esprisi yapıyordu. Babam da gözündeki tedirgin bakışlar eşliğinde buruk bir gülümseme ile karşılık verir ve anlamı büyük bir tonda “Yaa… Öyle… Büyüdü…” derdi.

Benden sonra doğan kız kardeşim annemin gözünde hepimizden ayrıydı. Bunu görmemek için kör olmamıza gerek yoktu. Zeynep eve her saatte gelebilirdi, Zeynep istediğini giyebilirdi. Zeynep bize karışabilirdi. Annem ve babam Zeynep’i öyle bir ayrı yere koydular ki, Zeynep bir saatten sonra bizim kardeşimiz olduğunu unutup ablamız gibi davranmaya başladı.

“Utku, saat kaç oldu! Neredesin?” diye hesap sorardı, ben de hesap verirdim. Zira babam “Kardeşinin lafını dinle, o kız çocuğu olduğu için sizi korur!” diye azarlardı beni. Erkek olduğum için korunmaya muhtaç olduğumla ilk kez bu cümle ile tanıştım. Peki kadınlar bizi kimden koruyordu?

Kadınlar bizi yine kadınlardan koruyordu. Her gün yeni bir haber izliyorduk.

“Erkeğe şiddet!”

“Erkeğe tecavüz!”

“Bir erkek daha öldürüldü!”

“Bir erkek çocuğu daha yetimhaneye terk edildi!”

“Okuldan alınan erkek çocuklarının sayısı artıyor!”

“Erkekler bu yıl iş gücüne %2 oranında daha katkı sağladı. Erkek çalışan artıyor!”

“Karısını dinlemediği için az daha canından oluyordu!”

“Tecavüze uğradığı düşünüldü, bekaret testine sokuldu!”

“Aşk cinayetine kurban gitti!”

Üstelik sadece izlediğimiz haberler erkekleri ikinci sınıflaştırmıyordu, ülkenin bakanları da anaerkil sistemin ağzından konuşuyordu! Bakanlar Kurulu’nun en az yüzde 90’ı kadınlardan oluşuyordu. Cumhurbaşkanı kadın dahil, tüm bakanlar muhafazakâr düşünceliydi.

Erkeğe şiddet haberlerinin peşi sıra gelmesinin ardından erkekler tarafından tepkilere maruz kalan Cumhurbaşkanı “Erkeğe şiddet abartılıyor.” söyleminde bulunmuştu.

Cumhurbaşkanı zaten daha öncesinde de “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum.” cümlesini sarf etmişti. Rengi belli olan bir kadındı, erkeğin en büyük kariyerinin babalık olduğunu düşünen bir kafa yapısına sahipti. Bakanları da ona benziyordu dolayısıyla.

“Yalnız bırakılan ya konsomatrise ya striptizciye.” diye açık açık zihniyetini belirten bir cumhurbaşkanıydı. Erkeklerden çekinmiyordu. İşin beni en çok üzen tarafı, böyle bir kadına oy verebilen erkeklerin hala yadsınamayacak kadar çok olmasıydı. Yüzyıllardır gelen kadın egemen toplum, bazı erkeklerin çoktan kabullendiğini bir düzen haline gelmişti. Fakat ben hiç kabullenmedim!

“Erkekler iş aradığı için işsizlik yüksek.”

“Erkekler okuyunca kadınlar evlenecek delikanlı bulamıyor.”

“Türk erkeği evinin süsüdür.”

“Türk erkeğinin en büyük kariyeri babalıktır.”

“Tecavüzcü, kürtaj yaptıran erkek kurbandan daha masum.”

“Erkek ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”

“Babası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Babası ölsün.”

“Evdeki işler yetmiyor mu?”

“Erkek iffetli olacak. Mahrem namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak.”

“Bir tane delikanlı mıdır, erkek midir bilemem.”

İki abim kendilerine münasip görülen kısmetlerle evlendirildikten sonra, ortamda esen havanın değiştiğini hissetmiştim. Henüz on dokuz yaşındaydım, babam “Seni de baş göz etmek lazım.” diye homurdanmaya başladı. Babam çok pasif bir adamdı, anaerkil zihniyeti bir iğne oyası gibi beyninin tüm kıvrımlarına işlenmişti. Annemden çok kez dayak yediği halde, hala annemin önüne yemek koyabilen bir adamdı. Anneme bir kere bile karşı gelecek gücü bulamamıştı kendinde. “Erkek kısmı her lafa karışmaz, sus be adam!” diye sustururdu annem onu. Susardı babam…

Zaten ne zaman babama okula devam etmek istediğimden bahsetsem, siyasetçi olma hayalimi anlatsam ağzıma lafı tıkardı. “Erkekler doğaları gereği kırılgan ve naiftir, bu yüzden liderlik vasıfları yoktur.” derdi. Ona o kadar kızardım ki, sinirimden alev alırdım. Kalbini kırmamak için odama giderdim. Abilerim evlenince odam tamamen bana kalmıştı.

Abilerim de benim gibi erkenden okuldan alınmıştı. Vakti gelince de herkesin diliyle “münasip” bir kısmet ile evlendirilmişti. Abilerimin karılarını sevdiklerini hiç zannetmiyorum. Bunları onlarla konuşacak cesareti kendimde bulamadım ama yüzlerinden okuyabiliyorum. Annemin uygun gördüğü bir kız ile evlendirilmeye karşı gelemeyecekleri için mutluymuş gibi yapıyorlardı.

Buralarda erkekler, severek evlenmez; evlendikten sonra sevmeye mecbur kalır. Sadece evlendiği kadını sevmeye mecbur kalmaz aynı zamanda da bazı anlarda kadının elinden kaçan (!) dayakları da sevmek zorunda kalır. Zira, damatlığı ile çıkan bir erkek ancak kefen ile döner anne evine. Damatlıklarına bağlanan kırmızı kuşak bile bunu göstermektedir. O kırmızı kuşak bir hediye paketi gibi delikanlıya takılır ve delikanlı karısına bir hediye gibi sunulur.

Kadının bekaretinin bir önemi yoktur. Kadın evlenene kadar her şeyi yapabilir, hatta evlendikten sonra da yapabilir. Babamın komşularıyla olan sohbetlerine tanık olurdum hep, birçok erkek karılarının kendisini aldattığına neredeyse emindi. Hatta içlerinden bazıları karılarının aldattığını yakalamıştı fakat hiçbiri boşanma davası açmamıştı. “Çocukların hatırına…” derlerdi hep. “Ne yapacaksın erkek başına bu yaştan sonra…” ile devam ederdi cümleler. Sohbet ederken karılarına saydırırlar, nefret kusarlar ve evlerine döndükten sonra onların önüne yemek koyarlardı. Bu ikiyüzlülükten her daim midem bulanmıştı. O erkekler gibi olmak istemiyordum!

Olmak istemiyordum fakat içinde bulunduğum toplumda baş kaldıracak cesareti kendimde bulamıyordum. Bu topraklarda yüzlerce erkek cinayetinin üstü örtülmüştü. Daha geçenlerde iki kadın tarafından tecavüz edilip plazadan atılarak ölümüne intihar süsü verilen bir erkeğin ardından bir adli tıp uzmanı “Bir erkek bir kadınla tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır.” ifadesini kullanmıştı.

Ondan önce kocasını öldüren kadına, “tahrik indirimi” verilmişti. Kadınlar hâkimin karşısına geçerken klas kıyafetler giyip “Pişmanım, şeytana uydum!”, “Kıskandım!”, “Namusumu korumak için yaptım.” demeleri yetiyordu. Ülkemde erkeği kimse korumuyordu!

Anarşist ruhumu dizginlemek zorunda kalıp, bana uygun görülen kısmetimle evlendim. Karım olacak kız, başta gözüme çok mülayim görünmüştü. “Allah’ım umarım sinirli biri değildir.” diye dua edip şükretmeye çalışıyordum. Birkaç kere görücüye geldiler, sonrasında da hemen nişan ve en nihayetinde de düğünümüz yapılmıştı. On dokuz yaşımı henüz bitirecektim ki, yirminci yaşımı evli olarak karşıladım. Erken evlenmenin hüznünü, karımın uysal birine benzemesiyle telkin ediyordum.

Fakat karım mülayim çıkmadı. Daha evliliğimizin ilk günlerinde hakaretlere başlamıştı. Beynimden aşağı kaynar sular inmişti. Babama göre senelerce flört etsen bile evleneceğin kadını evlenmeden önce tanıyamazdın, o yüzden görücü usulü evlenmek en iyisiydi. En azından milletin diline dedikodu olmadan namusunla anne evinden çıkmış olurdun. Çok önemliydi dile düşmemek… Bir erkek evlat olarak ailenin yüzünü yere eğdirmemek baş görevindi. Ve ben de ailemin başını yere eğdirmeden böyle bir kızla baş göz edilmiştim. Yediğim dayaklar sebebiyle evliliğimi sonlandıramayacağımı biliyordum. Sustum!

Karım hemen hemen her gece içerdi. İşten eve geldikten sonra içki sofrasını kurar ve beni de hizmetlisi gibi kullanırdı. Mezelerini her gece hazırlar ve önüne koyardım, ilerleyen saatlerde rakının etkisiyle sinirlenip beni dövmeye kalkışacağını bile bile yapardım bunu.

Kaç gez mor gözümü kapatmak için katbekat fondöten sürdüğümü hatırlamıyorum. En son aynada, yüzümü ne zaman herhangi bir yerinde morluk olmadan gördüğümü de hatırlamıyorum.

Karım cinsel yönden çok istekli biriydi. İçkisini içtikten sonra beni ya döver ya da benimle sevişmek isterdi. Bana hoş davrandığı tek yer, sevişmelerimizdi. Sevişmesi bittikten sonra eski haline geri dönerdi. Çoğu akşamlar arkadaşlarını çağırırdı, beraber içerlerdi. Kadın ağzıyla hoyratça sohbet ederler, cümlelerinin sonuna mutlaka bir küfür yerleştirirlerdi.

Her gece horlayan karımın yanında uyurken, bu evden gitme hayallerini kurardım. Bu bir işkenceydi. Bu ev benim hapishanemdi! Bazı geceler rüya görürdüm, boşanmışım ve kendime mutlu bir hayat kurmuşum… Özgür, çalışan, mutlu bir erkek olmuşum. Tek başıma ayaklarımın üstünde duruyorum! Ne babam! Ne annem! Ne de başkası! Kimseye muhtaç değilim! Hayatım hakkında kimse söz hakkına sahip değil! Sonra, sonrası malum… Uyanırdım rüyadan.

Karım yine bir gün, içip içip sevişmek istedi. Artık midem almıyordu onu, sevgisiz sevişmelerden bıkmış usanmıştım. İlk kez, onu reddettim! “İstemiyorum, lütfen yapma!” dedim. Dinlemedi. Bunu bir ego meselesi yapıp “İstemiyorum!” dememe rağmen, üstüme çullandı. “Sen benim kocamsın!” diyordu üstümde deli gibi tepinirken. “Kocam değil misin? Ne demek istememek? Beni delirtme!” diye deli gibi bağırıyordu. Benden çok daha güçlü olduğu için bacaklarımı aralamayı başarmıştı. Kendi karım, benimle zorla cinsel ilişkiye girmişti! Midem bulanıyordu! Kendi derimi kanatırcasına keselendim! İğrenç hissetmiştim!

Karım daha sonra hatasını anlamıştı, bunu beni uzunca bir süre dövmemesinden anlamıştım. Dövmüyordu, çünkü hata yaptığını fark etmişti. Bu, karımın özrüydü. Ondan bir özür beklememiştim zaten.

Dayaksız geçen üç ayın sonunda, karım işten kovulmuştu. Geçim sıkıntımız baş gösterince, sinirlerimiz daha da gerilmişti. Tahammülümün son safhasındaydım! Artık dayak yerken karıma karşılık veriyordum!

Geçim sıkıntısından doğan kavgalarımız, karımın sürekli evde olmasından dolayı sıklaşmıştı. Karşılık verdiğim bir kavgamız daha alevlendi. Karım, ben ona karşılık verdikçe daha da sinirlendi. Şiddetin dozunu biraz daha arttırarak boğazımı sıkmaya başladı!

Aniden kesilen nefesim ile bağırdım: “Yapma! Yapma! Ne yapıyorsun! Dur!” Tırnaklarımı yüzüne geçirebildiğim kadar geçirdim. “İmdaaatt! Yardım edin!”

Durmuyordu karım… Boğazımdaki ellerini çekmiyordu! Beni boğazlarken aldığı zevki gözlerinden görebiliyordum! Benden daha güçlüydü, gücüm yetmiyordu! Kaç saniye durdurmaya çalışıp, tüm gücüyle sıktığı boğazımdan ellerini ayırmaya çalıştım, bilmiyorum. Hayatımın son saniyeleri olduğunu o anda anladım! Gözüm karardı… Her şey karardı… Nefesim durdu! Hayatım durdu! Ben de, televizyondaki erkek cinayetlerinden biri olmuştum!

Ölümümün ardından Twitter’da TT oldum. İnsanlar #erkekcinayetlerinehayır etiketiyle beni öldüren karıma lanetler yağdırdılar! Bazıları “Hak etmiştir.” dedi. Bazıları “Kim bilir ne yaptıysa…” dedi. Ölümümün bahaneleri saymakla bitmezdi. Sosyal medyada ölümüm ile başlayan tartışmalar televizyona da taşındı! Karımın tutuklanmasını istediler. Karım, boğuşma sırasında vücudunda oluşan izleri gösterip “Nefsi müdafaa” kararıyla salındı! Bu karar da Twitter’da TT oldu. İnsanlar bu sonuca tepki gösterip tweet atmaya devam ettiler. Yine değişen bir şey olmadı.

Ölümüm bir süre sonra herkes tarafından unutuldu! TT’deki ismim iki güne kalmadan silindi. Erkek cinayetleri ben öldükten sonra da devam etti. İnsanlar, unuttular.

Ben Utku…

Bu ülkede bir erkeğim.

Kadın olarak doğmak isterdim!

Erkek olmak zordu!

Yaşasaydım, kendime ait bir hayat kurmak isterdim! Rüyalarımı gerçeğe dönüştürmek isterdim! Yaşasaydım, kök salmak isterdim! Özgürce nefes almak isterdim.

Fakat olmadı.

Ölümümle değişen bir şeyin olmadığı gibi…

Belki bir gün insanlar, her şeyin eşitlendiği bir Dünya’ya gözlerini açarlar. Empati kurarlar belki! Belki adaletin tecelli etmesi gerektiğine inanırlar! Belki bir gün değişirler!

Sahi, insanlar değişirler mi?

(Bu yazıda gerçek hayatta bir kadının yaşadığı zorlukları, maruz kaldığı hakaretleri, toplumda geri plana atılan varlığını, bedeninin üstünde söz sahibi olan bir toplumda savaştıklarını ve hayatını zorlaştıran her şeyi BİR ERKEĞE YAŞATTIM. İlave acıtasyon katmadan, düz bir dille anlattım. Yaşadığı acıyı sizin tasvir etmenizi istedim. “Kadın” ve “Erkek” kelimelerinin yerlerini değiştirdim. Herkesin gözlüklerini değiştirip, adalete yeniden bakmasını istedim. Yazdıklarımda farklı bir anlam aranmamalıdır; amaç sadece empatidir. Bir erkeğin bir kadının gözünden bakmasını sağlayabilmektir. Kadına şiddetin, maruz kaldığı toplumsal baskının, içine sokulmaya çalışıldığı kalıpların ve kadın cinayetlerinin son bulduğu bir Dünya umuduyla…)

Utku Ceren Deniz