Otuzlu yaşların ortalarındayım. Adım Gonca. İsmim gibi bir gonca olacağımı ve hiçbir zaman açmadan solacağımı bilemezdim. Bu ülkedeki tüm çocuk gelinlerin sesiyim ben… Anlatacağım her cümle Ayşe’nin, Yasemin’in, Nazlı’nın, Zeynep’in hikayesidir. Bir gecede kadın olan, bir gecede anne olan ve çocukluğundan henüz birkaç lokma almışken tabağı önünden alınan tüm kadınların hikayesi…

On üç yaşındaydım. Oturduğumuz mahalle alt tabakanın ve burjuvanın iç içe geçtiği, birbirine karışmayan tatlı ve tuzlu deniz suları gibi yan yana duran binaların oluşturduğu bir yerdi. Biz “alt tabaka” olarak değerlendirilen kısımdaydık.

Annem ve babamın benden sonra üç kere daha deneyecekleri erkek çocuk sevdasının ilk hayal kırıklığıyım. Kardeşlerim ile yaşlarımız çok yakın olduğundan hiç abla gibi olamadım onlara. Üst üste kule gibi dizilmiş site manzaralarının yanından ayağımda ucu yırtık pabuçlarla geçerken henüz Dünya’nın ne kadar gaddar olduğunu idrak edememiştim. Ne okul önlüğümün yıpranmışlığı ne de ayakkabılarımın delikleri umurumdaydı… Umurumda olan tek şey okumaktı!

Okuma aşkı kalbimin ortasında asla söndüremediğim bir alevdi. Her geçen gün yeni bir şeyler öğrenmek için gözlerimi kapatıyordum. Okumaya olan aşkımın anlatacak bir kelime bulamam size… Kardeşlerim ile birlikte her gün aynı yoldan okula giderken hatırlayacağım en güzel anının bu olacağını bilemezdim.

Mavi boyalı duvarlarının üstü rutubet tutmuş varoştan hallice evimizde yaşadığım günleri hayal meyal hatırlıyorum artık. Babamın bana beni evlendireceğini söylediği günden başka hiçbir çocukluk anımı her anıyla hatırlayamıyorum. En fenası da anılarını unutacak kadar üzülmekmiş, sonradan anladım. Keşke aklımda kalan bir çocukluk anımı anlatabilseydim size…

Çocukluğuma dair her anıyla hatırladığım o gün babam okul dönüşü henüz üstümdeki önlüğü çıkarmama bile izin vermeden beni yanına çağırdı. Salonda, her zamanki yerinde oturuyordu. Annem hemen yanında tülbendi ile gözündeki yaşları siliyordu. Babamın yüzünde girift bir ifade vardı, henüz anlayamadan söze girdi. “Daha iyi okullarda okumak istiyor musun?” diye sordu. Çok sevinmiştim! Öyle ki, bu cümleyi duyar duymaz kalbimin sesi kulaklarıma çıktı. Kulaklarım kızardı, kan bütün gücüyle yüzüme hücum etti. Çok mutluydum! “Evet, isterim baba!” dedim. Annemin neden ağladığını daha sonra anlayacaktım. Çocukluğumun masumiyetinde kirli tezgahlardan bihaber iken, bu sorunun altındaki anlamı bilemezdim.

Sonra, gelin olacağımı öğrendim. “Gelin” denilen bir kelimeyi ilk defa orada duyduğuma eminim. Anlamını bile bilmiyordum. Babam bana gelin olmayı ve evlilik denilen şeyi okumak gibi anlatarak bu işe razı olmamı sağlamaya çalıştı. İdrak edecek yaşta değildim: “Olur baba, gelin olurum!” dedim.

Acaba o anda nasıl görünüyordum, bilmek isterdim. Okumaya gideceğini zanneden Gonca’nın gözlerindeki saflık nasıl görünüyordu acaba? İnsanoğlunun iğrençliğini henüz fark edememiş bir kız çocuğu nasıl görünüyorsa öyledir sanırım. İstediğim tek şey okuma aşkıyla yanan kalbimin yolundan gitmekti. Vaatlerle kandırılan çocukluğumun ateşin ortasında kalacağını, günden güne eriyerek kaybolacağını ve daha sonra ateşin kendisi olacağını bilemezdim. Yuttuğum alevler ile her gece yine ve yine öleceğimi bilemezdim. Alevin kendisine dönüşüp acı dahil hiçbir şeyi hissedemeyecek kadar hissizleşeceğimi bilemezdim.

Eve gelip giden görücülere “Gelin bu!” diye gösterildiğim günden sonra gözümü açıp kapayıncaya kadar gelin olmuştum. Her şey o kadar hızlı ilerlemişti ki, hatırlamam mümkün değil. Gelin alışverişine götürülüp bileklerime ve gerdanıma zorlukla taşıyacağım altınların takıldığı güne kadar görmemiştim kocam olarak adamı. Kuyumcudan çıkarken yaşı benden neredeyse yaşımdan iki kat büyük olan kocamı ayak üstü gösterdiler. Onu ilk gördüğümde öğretmenime baktığımı düşünmüştüm. Evlilik denilen şey okumaktı ve ben okumaya gidiyordum. Öyleyse bu adam da benim öğretmenimdi! Gelin olduktan sonra, kuyumcudan çıkarken gördüğüm o adamın rüyalarımda öldürmeye doyamadığım bir insan olacağını bilemezdim. Her gece yanında titreyerek yatan küçük bedenimin nice cehennemlerden çıkacağını bilemezdim. Tüm hislerimin ölüp, toprağın altına girme arzusuyla her gece dualar edeceğimi bilemezdim.

O adam ve bu evliliğe onay veren babam dahil olmak üzere herkes çocukluğumu basit bir mendil parçasıymış gibi kullanıp attı. Babamın gözünde ben on üç sene sonra değerine değer katmış bir gayrimenkul gibiydim. Kollarımdan çıkardıkları altınları tek tek sayarken, babamın o altınlara baktığı gibi bana hiç bakmadığını fark ettim. Babamın gülebildiğini ve istediğinde çok iyi espriler yapabildiğini o anda öğrendim. Taşımakta zorlandığım altınlar birer birer bileklerimden alınırken, bedenime hafiflik geliyor fakat annem hariç herkesin bu kadar mutlu olması çocuk ruhumu şüphelendiriyordu.

“Başlık parası” denilen şey o zamanlarda kız çocuklarına tahammül edebilmek için tek teselliydi. Kızı olan baba “Neyse, başlık parası var!” derdi. Böylelikle erkek evlattan başkasını evlattan saymayan ruhlarını tatmin ediyorlardı! Ben de neyse ki hatırı sayılır bir başlık parasına gelin oldum işte…

Yaşım büyütüldü veya annem ile babam imza verdi. Prosedürlerin hiçbirini takip edecek yaşta değildim. Gelin isteme merasimi ile gelin olmamın arasında bir ay bile yoktu. Hiçbir şey anlamadan açık kahverengi saçlarıma taktılar duvağı. İçinde mutsuz bir palyaçoya benzediğim, yer yer dantelli uzun kollu gelinliğim ile okumaya gitmeye hazırdım! Koyu renkli iri gözlerime sürdükleri sürme denen şeyin akmaması için ağlamamam gerektiğini söylemişlerdi. Neden ağlayacağımı düşündüklerini bile idrak edecek yaşta değildim. Düğün mahalle arasında çok göze batmayacak şekilde yapıldı. Gecesinde arabaya bindirilerek bundan sonra yaşayacağım eve götürüldüm.

Gelin gittiğim ev daha önce hiç görmediğim güzellikte bir evdi. İçeri girdiğim ilk anda annem, babam ve kardeşlerimden ayrılmış olmanın üzüntüsünü unutacak kadar büyülenmiştim. Bir anda bütün üzüntüm gitmiş ve evin görkemine kapılmıştım. Bilahare bu evin adı bilinir, şanı tanınır bir aşiretin evlerinden biri olduğunu öğrenecektim. Bir aşiret gelini olduğumu öğrenecektim.

Etrafımda tanımadığım kadınlar saçlarımı yapıyorlardı, beni bir şeye hazırlıyor gibiydiler. Giydirdikleri kırmızı duvakla baş kısmımı örttüler. “Birazdan kocan gelecek. Önce eğil ve o duvağını açana kadar bekle! Sakın karşı gelme. Sana yapmak istediği şeylere izin ver tamam mı kızım?” cümlelerini duyduğumda okumaktan ibaret sandığım şeyin, okumaktan ibaret olmadığını anlamıştım! Mideme kramplar girdi, kalbim göğsümden çıkacak gibi oldu, bacaklarım titremeye başlamıştı. Kadınlar çeşitli tembihlerinin ardından mutlu bir şekilde odadan ayrıldılar.

Odada yalnızdım, söylendiği gibi yatağın kenarında ayakta yüzümdeki örtüyü açmadan öylece bekliyordum. Kapı açıldı ve kuyumcudan çıkarken gördüğüm adam içeri girdi. Duvağın arkasından o adamın bana doğru gelişini izlerken az daha oracığa bayılacaktım. İçimden çığlık atmak geliyordu fakat bu evde yalnız olduğumu biliyordum, korkuyordum. Çığlık attığımda yardımıma kimse gelmeyecekti. Annem, babam, kardeşlerim… Kimse yoktu! Sadece o adam ve ben!

Kalbimin ortasında titrek ağaç yaprakları dalından bir bir dökülerek rüzgara karışıyordu. Bacaklarımın ve kaskatı kesilen bedenimin titremesine mani olamıyordum. Hayatımda hiç o geceki kadar yalnız hissettiğimi hatırlamıyorum. Sanki savaşın ortasında kalmış bir ülkede, evi barkı yıkılmış ve ailesinin tüm fertleri öldürülmüş biriydim. Issızlığım, yapayalnızlığım ve bir başınalığım ile çocuk bedenime şehvet besleyen bir canavarın bana gelişini izledim. O hiç korkmuyordu, bilakis gözlerinin içindeki şehvet kanımı donduruyordu! O anda nasıl bayılmadım bilmiyorum. Geldi, geldi ve duvağımı açtı.

O geceyi hastanede bitirdik. Beni soyup, üstüme abanmak isteyince tüm gücümle avazım çıktığı kadar bağırdım. Yaşı neredeyse benim iki katım olan seyrek kumral saçlı adamın açılmış alnından aşağıya doğru süzülen terler yüzüme düşüyordu. Tüm ruhumla iğrendim! Çırpındığımı hatırlıyorum.

Az önce beni süsleyen kadınların odaya girip bacaklarımı zorla açmaya çalıştıklarını hatırlıyorum… Kocamın dediğini yapmazsam babamın öleceğini ve sakin bir kız olup tevekkülle söylenen her şeyi yapmam gerektiğini söylediler… Bunları söylerken, bir taraftan da beni tartaklıyorlardı. Kilolu kadın saçımı tutup yastığa birkaç kez bastırdı. Daha sonra kendisinin kayınvalidem olduğunu öğrenecektim. Uzun ve zayıf kadın ise yüzüme okkalı birkaç şamar attı. O da görümcem imiş. Diğer kadınlar da yatakta kendimi oradan oraya attığım için durmadan cimcikliyorlardı. Kocam olduğu söylenen adam ise, kadınlar beni sözde sakinleştirmeye çalışırken kenarda durup öylece bekliyordu. Tatmini yarıda bölünmüş iğrenç bir hayvan gibi huzursuzdu ve ensemden tutmak için sabırsızlanıyordu!

Bağrışmalar, annemi çağırarak attığım çığlıklar… Canhıraş kendimi kapının önüne atışım… Celladımın benim feveranlarıma kulaklarını tıkayıp kendi zevkine bakması… Sanki kimse beni görmüyor ve duymuyor gibiydi. Kimse bağrışmalarıma gelmedi, ağlamalarımı duymadı, korkudan altıma işediğimi bilmedi! Kocam denilen insanın, bana yapacaklarına izin vermediğim ve direndiğim için cinsel organımın hasar gördüğünü ve hastanelik olduğumu bilmedi! Üstümden yırtarak çekilen gelinliğin içinde sıkışmış, kendimi orada oraya attım. Sesimi duyan olmadı. O gece çocukluğumun son bebeği sobaya düşüp yandı. Artık çocuk değildim! Tam baharındayken koparılan gerçek bir goncaydım artık.

İnsan, ölmemek için unutuyor. Bazı acılar öylesine büyük ki, sessizliğin içinde sıkışıp kalıyorsun. Ağzını açsan anlatman mümkün değil, açmasan işkence sürüp gider… İnsanın hisleri ölür mü? Ölür. Yaşadım, bildim.

Hiçbir zaman kabul etmedim. Yanımda yatan ve horlarken iri göbeğinin inip şiştiği o adam benim hiçbir zaman kocam olmadı. Ama karşı gelemedim de… İçimden onu öldürmek isterken, her şey olması gerektiği gibiymiş gibi davranmak zorunda kaldım. “Kadın ol!” diyordu bana. “Kadın ol! Kadın gibi davran!” Kadın nasıl olunurdu? Çocuk olmadan kadın olunur muydu?

Beni önüne katıp sürükleyen dev dalgaların arasında oradan oraya sürükleniyor gibi geçti günlerim… Babam ile telefon görüşmelerimizde konu hiçbir zaman benim nasıl olduğuma gelmedi. Babam benim nasıl olduğumu hiç sormadı, muhtemelen alacağı cevaptan emindi. Aldığı başlık parasıyla altına çektiği araba ile uğraşıyordu. Hem zaten ne diyebilirdi ki? “Alışacaksın. Evlilik kolay değil!” gibi saçmalıklar… Asla kabul etmeyecekti yaptığı hatayı… Asla görmeyecekti kendi öz kızını attığı dipsiz kuyuyu… Evliliğimin 15. Senesinde öldü. Mezarına dahi gitmedim. Bana yaşattığı ıssızlığı ve kimsesizliği mezarında yaşasın istedim.

Annem ile yaptığım görüşmelerde ise onun mutsuz ses tonu adeta kalbime işlerdi. Hiçbir zaman razı gelmedi ama sesini de çıkaramadı. Sessizlik bir nevi razı gelmekti. Sessiz kalarak o da beni bu cehenneme atmış oldu ama anneme hiç kızmadım. İmkanları olmadığından, okumadığından ve yeterli gücü olmadığından bir erkeğe karşı gelemeyecek kadar aciz bir kadındı. Onun gibi olmak istemiyordum ama tam da onun gibiydim. Seneler birbirini kovalarken, her gece başımı okumak hayaliyle yastığa koydum. Bir gün, geç de olsa okumak… Okumak ve içimdeki susuz topraktan ekinler verebilmek… Okumak ve annem gibi olmamak…

Dayaklar evliliğimin 2. Haftasında başladı. Onların istediği gibi bi gelin olamadığım için beni hiç sevmediler. “Kocam” dediğim yabancıya bazı geceler sırf dayak yememek için razı geldim. Bazı geceler sırf bu işkencenin daha fazla uzamaması için alevler yuttum. Yaşıtlarım okula giderken bana düşen onları pencereden izlemek oldu. İlk aylarda beni balkonda oyun oynarken yakalarlar ve “Sen artık gelin oldun, bırak şu bebekleri!” diye oyuncaklarımı elimden alırlardı. Başlarda hayata tutunabilmek için dayanağım olan bebekler ile bir zaman sonra oynamamaya başladım. İçimde oyun oynamak isteyen bir çocuk kalmamıştı. Sırtıma yükledikleri kanlı beşiğin altında ezilerek ölmüştüm.

İlk çocuğuma hamile kaldığımda 14. yaşındaydım. Adetten kesilince zorla hastaneye götüren kayınvalidem bu işe pek sevinmişti. “İnşallah oğlan olur!” diye parlayan gözlerle coşkuyla büyük ve damarlı ellerini kavuşturdu. Nasırlı ellerini birbirine sürttü. Parıldayan gözlerle bana bakarken neden sevindiğini anlayamamıştım. Çocuk doğurmak denilen şeyin varlığından, nasıl olduğundan, neler hissedildiğinden haberim bile yoktu. İnanın bana, nasıl hamile kalındığını sorsalar cevap veremezdim.

Hamileliğim boyunca sürekli azar yedim. Zira, hamilelik bilincine hiç varamadım. Çocuktum, çocuk ruhumla atlayıp zıplamaktan başka bir şey istemiyordum. Karnım şişiyordu, artık adet olmuyordum; farkında olduğum şeyler bu kadardı. Karnım iyice büyüdükten sonra artık oyun oynamayacağım için üzüldüğümü hatırlıyorum. Karnımda taşıdığım şey çok ağırdı ve zıplayıp oyun oynamama müsaade etmiyordu. Ki zaten ev sakinlerinden yediğim azar ve tartaklamalardan sonra hamileliğimin son aylarını yaramazlık yapmadan geçirmeye karar vermiştim.

İçimde gelişen ve tekmeleriyle nasıl bir hayata geldiğini fark etmeden sevinen o masum şeyin bir çocuk olduğunu idrak edemeden onu doğurdum. Gelen sancılar ile beraber koşturarak gittiğimiz hastanede ilk evladımı kucağıma aldım. Bir çocuk, çocuk doğurdu. Bir çocuk, çocuğunu doğurdu. Bir çocuk, çocuğuyla büyüdü.

Neyse ki bir erkek varis vermiştim onlara… Aşiretin temel var olma nedenlerinden biri olan erkek ırkının devamını getirmiştim! Ataerkil düzene bir meyve vermiştim! Erkek çocuk doğurduktan sonra dayaklar azaldı, artık daha çok sevilen bir gelindim! Benden sonra gelin edilen ve yaşları benden bir yaş büyük veya bir yaş küçük olan aşiretin diğer gelinleriyle uğraşıyorlardı artık. O vakit anlamıştım, erkek çocuğun bir terfi olduğunu… Terfi etmiştim. Bana ve aileme edilen küfürler bir süre durdu. Bir süre diyorum, çünkü bu topraklarda onların istemiş olduğu gibi bir erkek evlat doğursan bile kadın olmanın iktidarı kısa sürer.

Kocam da birkaç ay iyi davrandı bana. Ne kadar iyi davranırsa davransın, ona hiç belli etmesem de onu hiç sevemedim. Onu sevmediğimi belli etmeye korkuyordum zaten. Çocukluğumu elimden alan o adam yanımda şehvet kokan gözleriyle “Beni seviyor musun?” diye sorarken sırf daha fazla acı çekmemek uğruna “Seviyorum!” dedim. O adam bana en yakın ve aynı zamanda en uzak olan insandı. O adam çok iyi tanıdığım bir yabancıydı.

Birine sevgiyle dokunmanın ne demek olduğunu hiç bilmedim. Titreyerek beraber olmaya mecbur kaldığım adam, zamanla bir babaya dönüştü. Bir baba gibi gördüm, sevmedim fakat bir babaydı o benim için… Sanki hem benim hem de doğurduğum çocuğun babasıydı. Bu duyguyu tarif etmem imkansız… Ölmemek için en kötü şeylerden bile iyi bir şeyler yaratmaya mecbur kalıyorsun. Sırf nefes alabilmek için beynini kandırıyorsun belki de… Bir bataklıkta çiçek yetiştirmeye çalışıyorsun; çiçeğin asla yetişmeyeceğini iyi biliyorsun fakat seni hayatta tutan çiçeğin açması değil, bataklıkta açacağına olan umudun… Tanrı’nın varlığını biraz da olsa hissettirip seni yaşama bağlamasını istemek…

Evladım henüz yeni yürümeye başlamıştı, dini değerlerimi sorgulamaya başladım. Bu dipsiz kuyunun içinde sığınabileceğim tek şey olan Allah’a sığınmaktan başka çare bulamadım. Her gece dua ettim, tekrar okula gidebilmek için… Koynumda uyuyan süt kokulu evladımı göğsüme bastırırken, aklımda hala okul vardı. Çocuk aklımla hala gözümü açtığımda okulda olabilmek için dua ederdim. “Allah’ım!” derdim, “Ne olur uyandığımda okulda olayım, yine eskisi gibi önlüğümü giymiş sınıfımda öğretmenimi dinliyor olayım… Bu bir rüya olsun. Hiç yaşanmamış olsun!”

Ne garip… Çocuğun olsa bile çocuk kalmaya devam edebiliyorsun. Eğer bir şey yarım kaldıysa veya hiç yaşanmadıysa onun arzusuyla bir ömür boyu pervanenin etrafında dönen sinekler gibi yanıyorsun. Olmayacağını bile bile istiyorsun. Öğrendim ki; insan kaç yaşına gelirse gelsin, dalından koparıldığı o gün kaç yaşındaysa hep o yaştadır. Böylece yıllar geçti, bedenim gelişti lakin ben hep on üç yaşında kaldım.

Bazı günler tamamen silinmiş hafızamdan. Sanırım hafızam daha fazla acı çekmemem için silmiş onları… Hatırladığım günlere ise başkası yaşamış gibi bakıyorum artık… Sanırım bu da beynimin bir oyunu… O zulmü gören ben değilmişim gibi geliyor bazı günler… Yaşadığım keder öyle tanıdık ama bir o kadar da uzak artık…

Peş peşe iki çocuk daha doğurdum. Ortanca kız, sonuncusu yine oğlandı. Kızımı ilk gördüğümde ne kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Kucağıma verdiklerinde onun da benim gibi bir kader yaşayacağını biliyordum ve bu duygu ciğerimi deliyordu…

Buralarda on altısını bulan nadirdir. Kız çocuk, geleceğe yapılan bir yatırım olarak görülür ve kimse o kız çocuğunun ne hissettiğini umursamadan harcadığı paraları geri almanın derdine düşer. Çoğu baba, kızına kız olduğu için değil de ileride başlık parası alacağı için sevinir. Benim güzel kızımın doğumuna da bu yüzden sevinmişlerdi.

Sevginin ne demek olduğunu çocuklarım biraz büyüyünce anladım. Onlarla beraber büyüyordum, ilk seneleri belli belirsiz aklımda kalmış. Yirmi beş yaşıma girdiğimde, sevgi dolu gözleriyle bana bakan ilk oğlumun zevahirinde gördüğüm tek şey on üç yaşımdı! Çocuklarım bana iyi şeyler hatırlatmamasına rağmen, onları çok sevdim. Sanırım evlat sevgisi her şeye rağmen yaşanıyor. Çocukluğunun ırzına geçip, seni büyümeye mecbur bırakarak “anne” yapan insanlara rağmen evladını seviyorsun!

Tecavüz çocuklarından hiçbir farkı yoktu evlatlarımın… Rızamın olmadığı bir kaderin tohumlarıydı onlar. Seçmediğim bir kaderin çocuklarıydı. Asla sevmediğim, asla sevmeyeceğim, masum bedenimin üstünde kara bir leke olarak kalacak olan adamın tohumlarını taşıyorlardı. Aşk çocukları olmasa bile onları çok sevdim! Kim bilir belki de kendi gözlerimde göremediğim ışıltıyı onların gözünde görmek beni mutlu ediyordu. Öyle ya, mutluluğu sende olmasa bile dağıtabilirsin. Ben de ruhumda olmayan mutluluğu çocuklarıma dağıtarak, onların mutluluğu ile mutlu olmaya başladım.

Çocuklarımın dersleriyle ilgilenirken çok mutluydum. Mutlu olduğum tek an, onların defterleri ve kitapları ile haşır neşir olduğum ve onlara ders anlatmaya çalıştığım anlardı. Beni okutmamışlardı, içimde ukde kalan okuma aşkını böyle bastırdım belki de… Onlara öğretirken, ben de öğrendim. Kızım benim gibiydi; o da benim gibi okuma aşkıyla doluydu, oğullarım biraz haşarı ama yine de çabuk öğreniyorlardı. Zaten hep algısı açık, kolay öğrenen bir çocuk olmuştum. Yirmili yaşlarımdaki ruhum, çocuklarımla birlikte okudu ve onlarla beraber okula gitti adeta… Bu bir direnme yöntemiydi benim için. Kazanmamın mümkün olmadığı bir savaşta, en azından biraz da olsa direnip kaybetmemek peşindeydim. Ne kaybettim ne de kazandım; araftaki bir ipte asılı kaldım.

Otuzlu yaşlarıma varmak üzereyken benliğimin farkına vardım. Yapmak istediklerim, içimde kalan kırıntılar, yarım kalan her şey beni rahatsız etmeye başladı. Artık daha güçlü hissediyordum! Her gece yanımda yatan ve artık altmış yaşını geçen bana en yakın yabancıya bakarken senelerimi nasıl böyle geçirebildiğime inanamıyordum! Ruhum sanki o şuursuzluktan çıkıp her şeyin farkına varmıştı. Benden alınan hayatımı geri kazanmak için yanıp tutuşmaya başlamıştı. Buradan gitmeliydim…

Uzun aylar planladığım kaçışı maalesef çocuklarım olmadan gerçekleştirmek zorunda kaldım. Okumamış, elinde mesleği olmayan halimle onları da sürükleyemezdim. Aşiretin imkanları oldukça fazlaydı, rahatları yerindeydi. Kayınvalidem zaten her zaman onları annesi gibi davranırdı; hatta bu görevi öylesine üstlenmişti ki çoğu zaman benden kaçırırdı onları. Bu işkenceden kaçarken onları da alırsam sefalete sürüklerdim. Bu yüzden önce kendimi kurtarmaya, sonra da onları kurtarmaya karar verdim.

Bir gece, henüz otuz bir yaşıma girmişken hapishanemden firar ettim. Aldığım otobüs bileti sanki gökyüzünde kanat çırpışımdı. O otobüse bindim ve özgürlüğüme uçtum. Sefildi fakat benimdi o özgürlük! En sefil özgürlük, en zengin kölelikten güzeldi! Şehir dışında, kendime yeni bir hayat kurmak için var gücümle çabaladım. İki ay çektiğim açlık ve yoksulluktan sonra bir iş bulmayı başarmıştım.

Uzun senelerim kayınpederimin ve kocamın hakkımda verdiği hükümden kaçmak ile geçti. Evden kaçtığım için artık ölümü hak ediyordum ve görüldüğüm yerde öldürülmeliydim. Kendime bir hayat kurarken, aynı zamanda da beni bulmamaları için elimden geleni yaptım. Çocuklarıma özlem duyuyordum, ölümün köpekleri durmadan peşimden koşuyordu fakat yine de mutluydum! Yediğim iki zeytin beni aç bıraksa bile ruhumu doyuruyordu. Çünkü benim özgürlüğümün zeytinleriydi onlar…

Kendime kitaplar aldım. Varoş evimin bir odasını kütüphane yaptım. Daha az yemek pahasına daha fazla okumanın aşkıyla maaşımın çoğunu kitaplarıma verdim.

Hala ölümden kaçıyorum, hala çocuklarımı alamadım. Hala her yeni güne “Bugün beni bulup öldürebilirler!” korkusu ile gözlerimi açıyorum. Bir sokakta sere serpe yatan kanlı vücudumun sansürlenmiş son görüntülerinin, gazetelere üçüncü sayfadan haber olacağını düşünüyorum. Öldürülen onlarca kadından biri olarak, birkaç gün hatırlanıp sonra unutulacağımı düşünüyorum. En iyi ihtimalle adımın etiketiyle birlikte her sene beni anacaklardı. Çocuk gelinlere kulaklarını tıkamış, kadın ömrünün zayi edildiği topraklarda isimsiz bir kadın olarak öleceğim gün ne zaman? Bilmiyorum…

Yalnızım, aynı hikayeyi paylaştığım tüm çocuklar gibi bir yalnızlığa mahkum edildim.

Ben Gonca…

On üçünde seksek taşı, pırasa saçlı bebekleri, rengarenk misketleri elinden alınmış Gonca…

Bir gecede kadın olmuş, bir gecede anne olmuş fakat hiçbiri gerçekten olamamış Gonca..

Yediği dayaklardan sonra ağlama sesi duyulmasın diye ağzını yastığa bastırıp sessizce hıçkıran çocuklardan biri…

Okul önlüğü üstünden çıkarılarak eğreti bir kanlı gelinlik giydirilmiş çocuklardan biri…

Çığlıkları ummanları aşmasına rağmen, sesini kimseye duyuramamış ve zamanla sessiz vaveylalara sarılmış çocuklardan biri…

En kötüsünden kaçarken, kötüyü iyi bellemiş çocuklardan biri…

Çocukluğu namütenahi bir boşlukta asılı kalmış çocuklardan biri…

Çocuk olamamış çocuklardan biri…

Ben bir gonca…

Dalından koparılmış, henüz açamamış bir goncayım.

Gül olmak isterken solan, kadın olmaya çalışırken çocukluğundan olan…

Belli belirsiz hatırladığı çocukluğuna hasret kalarak kapattığı gözlerini her yeni güne on üç yaşında açan…

Zaman geçse de… Boyu ve saçları uzasa da, kilosu artsa da, yüzü değişse de hep on üç yaşında kalan…

Kadın vücudunun altındaki on üç yaşındaki çocuğun ağlamalarını her gece kalbinde duyan…

Çektiği ıstırapların rüyalarına tebelleş olduğu, uyanamadığı kabuslara uyumaya korkan…

Açılmadan solan bir goncayım.

Ben bir goncayım.

Ölürken bile gonca kalacağım…