BİR MEHMET ANNESİ

0
25486

Dağların arasında kuş uçmaz kervan geçmez bir mahalledenim. Zenginlerin “varoş” olarak nitelendirdiği yerin ortasındayım. Küçüktüm, burada açtım gözlerimi; On beş yaşındaydım gelin oldum birkaç ev öteye. Bizim buralarda on yedisini gören azdır. Herkes için sıradan bir şeydi benim o yaşta evlendirilmem… Göğsünde pıtırcıklar bittiğinde gelin olabileceğine kanaat getirirler, sana sormazlar bile. Annem ve babamın uygun gördüğü benden iki yaş büyük bir delikanlı ile evlendirildim. O da bizim mahalledendi. Evladımı da bu mahallede aldım kucağıma. Bu mahallede büyüttüm. Bu mahalleden uğurladım vatani görevine…

Mehmet’im… Nur bakışlı, zeytin gözlü, tatlı dilli, cennet gülüşlü, Yusuf yüzlü Mehmet’im… Öyle gururluydu ki giderken… Son bakışını hatırlıyorum, otobüse binmeden önce dönüp yüzüme baktığı o son anı dün gibi hatırlıyorum. Oğluma dair aklımda mıh gibi kazılı ve bir ömür boyu unutamayacağım bir bakıştı bu. “Gidip de dönmemek var!” diyordu o bakış. Zaten hep çok isterdi şehit olmayı… Bu vatan için şehit olabilmek ve olacaksa Hakk’ın katına şehit makamıyla çıkabilmek için dua ederdi.

“Oğlum…” derdim. “Sen benim yüreğime mi indireceksin?” Öylece bakar muzipçe gülerdi. “Şehit annesi olursun, fena mı? Şehit annesi olmak şereftir anam!” der ve ben daha fazla kızamadan gelir elimi öperdi. Kızmama fırsat vermezdi, hem beni kızdırmayı sever hem de kıyamazdı. Öper öpmez “Şehit annelerine otobüs bedavaymış!” diye bir espri patlatırdı ama sadece o gülerdi. O zamanlar bunun esprisine bile dayanamazdım fakat şimdi ihtimaline bile katlanamadığım şeyin gerçekliğinde boğuluyorum.

Bu anlarda onun arzu ettiği sona daha çok yaklaştığımı bilseydim, o beni öptüğünde sırma saçlı başına koyduğum elimle daha çok okşardım saçlarını. Doyamadım, ne kokusuna ne de sesine… Doyamadım, bir hışımla geldi geçti. Doyar mıydım? İnsan evladına doyabilir mi?

Bu mahalle benim hayatımdı. En güzel günlerimi de burada yaşadım, kabuslarımı da… Doğdum burada açtım gözlerimi… Eskiden daha lüks evlerin olduğu bir semte gitmek isterdim, Mehmet’im bu dünyadan göçtükten sonra bu evde kalmak istedim. Kaldım ki, onun anıları arasında can bulayım. Kaldım ki, en azından her baktığım yerde göreyim onu… Bu katlanılmaz bir acıdır lakin onun anılarından uzaklaşmak cehennemin ta kendisidir. Ben sadece beni öldürmeyecek olan acıyı seçtim… Anıların özlemi öldürürdü çünkü.

O anı dün gibi hatırlıyorum. Arkasında bir ambulansın olduğu, siyah arabalarla dolu kısa bir konvoy geldi evimizin önüne. Sanki film şeridi gibi birkaç saniyede, o arabaların eve yanaştığı o kısacık birkaç saniyede Mehmet’im ile yaşadığım her şey gözümün önünden geçti. O anda, o arabaları ve arkasındaki ambulansı görünce anlıyorsun. Hiç kimsenin konuşmasına ve“Başın sağ olsun!” demesine gerek yok. O arabalar sana bakar, içinden çıkan askerlerle göz göze gelirsin. O arabalar sanki cenazeni getirmiş gibi, o dakikadan itibaren ölürsün. O arabaların eve yanaşması demek, geri kalanların canlı canlı mezara konulması demektir. Dünyadaki tüm renkler solar, her şey bir anda griye dönüşür. Anlarsın, öyle iyi anlarsın ki…

Ama olur ya, hani bir umuttur… Anlarsın ama yine de kapıyı açar ve sormak istersin. Ne bileyim; belki oğlum sadece yaralıdır, belki en kötü ihtimalle yoğun bakımdadır, belki, belki, belki… Kafanda o anda tonlarca düşünce geçer. Bütün düşünceler ve bütün duygular birbirini ezer adeta, yarışırlar. Hiçbiri galip gelmez. Hem her şey olursun o anda, hem de hiçbir şey… Hem bütün dünyayı sarabilecek kadar büyük bir çığlıksındır, hem de havada süzülen ve kimsenin görmediği bir toz tanesi… Artık hem kainattaki en yenilmez canlısındır hem de asla belini doğrultamayacak kadar yenik… O anda dünyadaki her şey ile beraber sen de yenilirsin. Yenik, mağlup bir savaşçı olarak yığılırsın olduğun yere…

İnanır mısınız bilmem, bana haberi veren albayın suratını hatırlamıyorum. Kapıyı açtım, bir yüz karşıladı beni. O yüz benim bir önceki hayatımda gördüğüm son yüz oldu. O yüzün dudakları arasından çıkan iki kelime ile hayatım sonlandı. Fakat o yüzü asla hatırlamıyorum. Belki beynim bu tarifsiz acıyı unutmak ister gibi bu acıya dair her şeyi sildi veya diplere attı.

Haberi söyleyen albay, benim yere yığılmam, eşimin dimdik durmaya çalışmak için gösterdiği gayret, oğlumun nişanlısının çivi gibi yere düşmesi ve o düşüşün çıkardığı ses… Sanki dağlar yankılandı, kuşlar uçmayı bıraktı, tüm yüzler tek bir yüze dönüştü: oğlumun yüzüne! Ağaçlar yapraklarını döktü, toprak uluyarak ağladı ve aynı zamanda yarılarak oğlumu içine aldı. “Bu zamana kadar sen analık ettin, şimdi sıra bende!” dedi toprak ve aldı oğlumu içine. Gözlerim kör, dilim lal oldu. Dedim ya; evren rengarenkti ama o andan itibaren renkler soldu. Şimdi hiç renk yok.

On beş sene oldu oğlum gideli… Bir acı ilk günkü gibi kalır mı? Hani derler ya; “Biri vefat ettikten sonra kırk mum yanar ve otuz dokuzu söner ve geriye kalan o tek mum hiç sönmez.” diye… Evlat acısı öyle bir şey ki, kırk mumun kırkı da sönmedi! Sönmüyor! İlk günkü gibi harlı yanıyor kalbimin tam ortasında.

“Gitti, gitti, gitti…” demişim sadece. Belki milyonlarca kez bu kelimeyi tekrarlamışım oğlumun cenazesinde. Bir boşluğa bakmışım, gözlerimi kırpmadan ve sallanarak dakikalarca bakmışım ve sadece “Gitti, gitti, gitti…” demişim. Gitti… Kim bilir, belki de kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Gideli yüzseksen ay oldu ve ben hala ikna edemedim kendimi. Kaç gün olduğunu da söylerdim ya neyse… Geçen günler hissettiğimin onda biri kadar… Evladın öldükten sonra geçen her gün seneye bedeldir. Allah senden önce onu aldığı için kalbinin ortasındaki saat durur. “Keşke önce beni alsaydın…” sitemleri eşliğinde günlerin yıla dönüşür. Asırlık çınar ağaçları gibi buruş buruş, güçlü, vakur fakat bir o kadar da yorgun bir ifade çöker yüzüne.

Gurur duyarsın oğlun şehit oldu diye elbette… Bu vatan için yararlı, bu vatan için çekinmeden canını verebilecek kadar şerefli bir evlat büyüttüğün için gurur duyarsın. Duyarsın elbet ama evladının canlı olacağını fakat tüm günlerinin elem içinde geçeceğini bilsen, o elem dolu günleri bu gurura tercih edersin.

Kelimeler bomboş, konuşmak anlamsız. Kime neyi anlatayım? Anlatamam ki. Tüm kelimelerimi gözlerime sakladım, bir bakan bir daha sormaz o yüzden… Ben de gerekmedikçe konuşmuyorum artık. Oğlumun nefes almadığı bir dünyada kendi sesimi duymaya bile tahammül edemiyorum. Konuştukça varlığımdan tiksiniyorum, ondan önce ölmediğim için kendimden nefret ediyorum. Aslında isyan etmiyorum ama buruk bir sitem ediyorum beni Yaratan’a. Beni önce almadığı için sitem ediyorum. Umarım günahı yoktur. Lakin elimde değil, o gittikten sonra yaşadığım her gün için kendimi suçlu hissediyorum.

Bu mahalledeki herkes bilir oğlumun makamını. Hatta o şehit olduktan sonra tüm köylü gururla her yanı bayraklarla döşemişti. Tüm evlere ve sokaktaki elektrik direklerinden geçirilen iplere… Her yere bayraklar asılmıştı. Bayraklar dalgalanır ve burnuma oğlumun kokusu çalınırdı. O bayrakların haftalarca inmediğini hatırlıyorum. Eskiyene kadar, parça parça kalana kadar o bayraklar asılı kaldı. Oğlumun anılarıyla birlikte gözümün önünde sönüp eridiler.

Başka bir yerde yaşasaydım yeni tanıştığım insanlar sorarlardı bana “Evladın var mı, evlendi mi, barklandı mı? Torun var mı, torun?” diye… O zaman ne derdim? Oğlumun gittiğini defalarca söyleyebilir miydim? Belki de o yüzden gidemedim buradan. Hayata yeniden başlarsam, beni yeni tanıyan insanlara verecek bir cevabım yoktu çünkü. Onların sorularına cevap vermek ve her defasında oğlumun yokluğu ile yüzleşmek ağır geldi.

Böyle bir acıyla yüzleşmen mümkün değildir. Yüzleştiğin an, attığın her adımdan suçluluk duyarsın. Her gününü sanki oğlun evdeymiş gibi yaşarsın. Televizyon izlerken yanında o varmış gibi konuşursun içinden… Ara sıra bir an yoklar seni; sen koltukta örgü örerken sanki o eve geç kalmış da onu bekliyormuşsun gibi hissedersin. Birkaç saniyeliğine o günlere geri dönebilmek bile kalbini ferahlatmaya yeter fakat akabinde bugüne dönersin. Gerçeğin kalbe sapladığı bıçağın her saniye milim milim kıvrılması gibi canın yavaş yavaş ölür. Yine de hep o varmış, oğlun hep yanındaymış gibi yaşarsın.

Masadaki vazoya bakınca, beynin hemen oğlunun ve o vazonun da içinde bulunduğu bir anıyı hatırlar! Vazoya baka baka o anıyı yaşarsın. Kapının önündeki taburelere bakar ve o taburelere oturuşunu gözünde canlandırırsın. Onunla izlediğin bir film televizyonda çıkınca, o filmi tekrar onunla izlersin. En sevdiği şarkı radyoda çalınca, oğlunun sesiyle dinlersin. Onun en sevdiği yemeği daha çok yapmaya başlarsın, sanki o varmış gibi ve senin o yemekten aldığın her lokma onun yerineymiş gibi… O anılar artık anı değildir. O anılar artık bugünündedir. Geçmiş ile bugünü harmanlayıp nefes almak, bu acıyla baş etmenin tek yoludur. Zira, hala kahvaltı sofrasına bir tabak fazla koyarız.

Annesi ölene “öksüz”, babası ölene “yetim” denir. Bu acının dipsizliğini tarif edecek bir kelime daha bulunmadığı için evladını kaybedene hiçbir şey denmez. Evladı ölene ne denilebilir ki? Hangi kelime evladı ölenin hissettiklerine anlam yükleyebilir? Hangi kelime o acının enginliğini kalbimize sokabilir? Hangi kelime bu bitmeyen çığlığın sesini kulaklarımıza çalabilir? O bir boşluktur, bir karanlık, karanlıkta çığırılan bir ninni, dumanı üstünde tüten közlenmiş bir ateş, siyahın en koyu tonu, ormanın en kuytu köşesi, sadece nefes aldığı için canlı denilen bir canlı… Bir şeydir işte o, bir şeydir! Aklına gelen bir şeydir ve her şeydir aynı zamanda. O yüzden bir adı yoktur. Evladı ölenin adı yoktur! Evladı ölenin acısını tanımlayacak bir sözcük yoktur! Ben artık tanımsız ve isimsiz bir varlığım.

On beş sene oldu gideli… Sorsan, nasıl geçti anlamadım. Her günü baştan ve hep aynı yaşadım. Oğlumun damarlarından akan kan sıcakken olduğu gibi, kalktım ve kahvaltı için kaldırdım onu. Bayılırdı yeşil zeytine… Pahalı olmasına rağmen eşim o yeşil zeytini sofradan eksik etmezdi. Hala alırız o yeşil zeytini, fazladan masaya yerleştirdiğimiz o tabağın tam ortasına koyarız ve asla yemeyiz. Oğlumun yerine kimse oturmaz.

Kahvaltı dediysem, ölmemek için hepsi… Ne yediğim yemeğin tadı var, ne aldığım nefesin… Bahçe bostan ekmeye çalışırım hala, delirmemek için… Bir şeyleri büyütmek, yeşertmek ruhuma huzur veriyor. Sanki oğlumu alan toprak ana ile konuşuyormuş ve oğlumun haberlerini alıyormuş gibi hissediyorum. Toprak ana oğlumdan bana haberler getiriyor gibi gelir. Açan her mahsul oğlumun yattığı topraktan bir hediye… Oğlumun bir parçası… Oğlumun kokusu… Oğlumun sesi… Oğlumun nefesi…

İntiharın günah olduğunu bilmesem o anda kıymıştım canıma. Allah’a sığındım, tevekkül ettim. Öyle bir bıçak saplandı ki yüreğime; isyan bile edemedim. Sadece dua ettim, hep dua ettim. Ettiğim duaları oğlumun şehitlik mertebesine yolladım. Ama zaten oğluma orada çok iyi baktıklarından şüphem yok.

Beyimi büyük bir aşkla sevmedim hiç, görücü usulü evlendirilen herkes gibi bize biçilen kaderin oyuncularıydık. Oğlum doğduktan sonra oğluma duyduğum şeyin ismi “sevgi” ise, eşimi hiç sevmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim ama nefret de etmezdim ondan. Olduğu gibi kabul etmiştim onu. Kızmazdım, sinirlenmezdim, yanındaydım ama sanki hiç yanında değildim. Fakat sanki oğlum öldükten sonra beyime daha da yaklaştım sanki. Eskisinden daha çok konuşur oldum onunla, eskisinden daha çok yareni oldum. Bu yeryüzünde beni anlayabilecek tek kişi oydu çünkü. Benden alınan o şey, aynı zamanda onundu da… Benim kalbime düşen ateşin aynısının düştüğü tek kalp onunkiydi. O anda anladım ki; insanları ortak mutluluklar değil, ortak acılar birleştirirmiş. Biz de bu ortak acıyla gerçekten karı-koca olduk beyimle.

Her akşam olmasa da, bazı akşamlar oğlumuzdan bahsederiz. Her akşam konuşacak güç ikimizde de yoktur çünkü konuşmanın sonu hep birkaç damla gözyaşı ve boğaza düğümlenen kelimelerle sonlanır. Kendimizi hep hıçkırmamak için kıpkırmızı olmuş halde buluruz. Gözpınarlarımızda akmamak için direnen yaşlarımızla, göğsümüzün üstüne oturan ağırlıkla… “Mehmet olsa şöyle olurdu, Mehmet olsa şunu yapardı, Mehmet olsa…” diye biter cümleler.

İkimiz de Mehmet’ten sonra bir çocuğumuz olması için çok uğraştık fakat olmadı. Şimdi düşünüyorum da, olsaydı belki onunla avuturdum kendimi. Sağ kalan tek evladıma verirdim her şeyimi… Belki o zaman yaşadığım nefesin de bir anlamı olurdu. Oysa şimdi sadece biletinin kesileceği günü bekleyen aciz bir kulum. Her sabaha o günün son günüm olması umuduyla gözlerimi açıyorum ve her gece gözlerimi kapatırken yeni güne açmamayı dileyerek uyuyorum.

Bir nişanlısı vardı oğlumun. Güzelce, zayıf, ince belli güvercin ürkekliğinde bir kızcağızdı. Oğlum sevmişti, nişanlamıştık. Sanki oğlumun öleceğini hissetmiş gibi “Askerden sonra evlendirelim!” diye ısrar etmiştim. Şimdi düşünüyorum da; iyi ki ısrar etmişim. Ya evlenselerdi ve çocukları olsaydı? Babasız büyüyecekti zavallı yavrucak…

Bazen haberlerde izliyorum, kocası ve babası şehit olanları… Şuncacık bebe henüz kundağındayken katılıyor hiç hatırlayamayacağı babasının cenazesine… Talihsizliğin ötesinde, tasvirsiz bir kader…

Oğlumun nişanlısı o gün kötü haberi alıp o yere düştükten bir süre sonra toparladı kendisini. Yeniden hayata başlama gücünü buldu kendinde. Gençti, elbette kendini toparlayacaktı. Hayata, kaldığı yerden devam etmek zorundaydı ve etti de… Ama hala gelir ziyaretimize. Bayramda elimizi öpmeye gelir ve mütemadiyen arar bizi. Mehmet’ten hiç bahsetmez ama gözlerinde hala oğlumu görürüm. Bana bakışlarında oğlumun özlemi vardır. Bilirim ki, evlenip çoluğa çocuğa karışsa bile hala kalbinde bir yerlerde oğlumu yaşattığını… O yüzden onu her gördüğümde mutlu olurum. Bir evladımız, bir kızımız gibi oldu. En fazla “gibi” olması mümkündü zaten.

Bazen hava almak için birkaç sokak ötedeki parka giderim. Banklarda birkaç saat oturur ve insanları izlerim. Çocuklara bakarım… “Mehmet’imin oğlu olsa böyle olurdu, Mehmet’imin kızı olsa şuna benzerdi.” diye izlerim çocukları… Hepsinin babaannesi gibi hissederim kendimi, hepsini sarıp sarmalayasım gelir. Ne çok isterdim ondan olan bir bebeği görmeyi… Tabii bu istek asla onu görme arzumdan büyük değildi. İsterse hiç çocuğu olmasaydı, ben babaanne olmasaydım ama o olsaydı yanımda.

Küçüklük fotoğraflarına bakarım bazen. “Anne” dediği ilk gün, emeklediği günlerde düşüp dudağını yarışı, babası ile ettiği ilk kavga, karne notları, gülerken yanağında beliren gamze, aşık olduğu ilk kız ve neler neler… Her şeyi tek tek gözümde canlandırır ve yaşarım. En çok bebekliğini özlüyorum ama… Bir süt kuzusu gibi göğsümde her şeyden bihaber uyuyuşunu… Göğsümden kaçarmış gibi emdiği sütleri… İki yaşına kadar emzirdim. Gürbüz, tosun bir çocuktu. Helal olsun emdiği her damla süt.

Mehmet’im… Mehmet’im… Benim Yusuf yüzlü Mehmet’im! Kim bilir daha nice Mehmet’ler var senin gibi arkasında ölü bir anne, baba, eş, evlat, yar, yaren bırakan… Kim bilir hangi Mehmet’ler hayallerinin tam ortasında ve gençliğinin baharında ansızın koparılan ham meyve gibi heba oluyor. Kim bilir senin gibi daha kaç Mehmet’in kanı fışkırıyor topraklardan… Kaç çocuk babasız kalıyor? Kaç eş, diğer yarısını toprağa gömmek zorunda kalıyor? Kaç insan canlı canlı mezara giriyor? Sayısını bilmiyorum ama her yerde olduğumuzu biliyorum. Bizim gibi anneler ve babalar var! Maalesef var! Dünya’da savaşlar olduğu sürece de bizim gibi anneler babalar olmaya devam edecek! Bu acıyı bilen herkes, bir başkası yaşadığımızı yaşamasın diye dua eder. Bazı şeyler düşmanların için bile dilenmez, işte bu öyle bir acıdır.

Bak şimdi yine televizyonun önündeki koltuğun üstünde, hafif aralık ahşap pencerenin önünde oturmuşum örgü örüyorum. Mehmet’im… Sen her defasında “Bana yine ne örüyorsun canım anam?” diye heyecanla sorardın, hatırladın mı? Ben de her defasında ne ördüğümü söylemez ve senin tatlı heyecanını görmekten zevk alırdım. Ben hala örüyorum oğlum… Sen yoksun ama ben hala sana bir şeyler örüyorum. Öyle erken gittin ki, yetişemedim.

Sen yoksun oğlum… Sen yoksun ama ben hala evde cennetten gelen kokunu duyuyorum. Mehmet’im sen de özledin mi beni? Şehitlik makamının kimselere nasip olmayacak cennetinden izliyor musun bizi? Belki de bize kavuşacağın günün özlemiyle yanıyorsun sen de bizim gibi… Belki de kızıyorsun bize. “Ben iyiyim, benim için üzülmeyin.” diyorsun. Elde mi oğlum? Üzüldüğüm için üzüleceğinin ihtimali bazen gelir aklıma ve o anda kaç gözyaşımı içime akıtırım, bilir misin? Sırf sen belki üzülüyorsundur diye, gözyaşımı içime akıtmayı öğrendim. Sensizlik öyle bir sınav ki, bundan daha ötesini isteme benden oğlum.

Çok yakında kokunla kavuşacağım. Bu fani Dünya’da hiçbir kötülük işlemediğimi düşünüyorum, senden sonra da seninle cennette buluşmak için hep ettiğim duaların on katını ettim. Hep inançlı biriydim, bilirsin lakin senden sonra seni tekrar görebilmenin ufacık umuduyla nefes aldığım her an dua ettim. Günlerce ve aylarca Kuran okudum. Rabbimin cennetine girmeye nail olup, seni yine görebilmek için… Oğlum… Ya seni göremezsem bir daha?

Az kaldı, hissediyorum. Yakında yanına geleceğim. Günlerim azaldı, sana kavuşmanın telaşı sardı dört bir yanımı. Baban bana iyi bakmaya çalışsa da, o da aslında sana kavuşmamı istiyor biliyorum. Nasıl bir acı yaşadığımı en iyi bilen o olduğu için, böylesine bir vuslata en azından birimiz erişsin istiyor. Biliyorum! Baban da beni biliyor, gözlerimden anlıyor her şeyi… Ne iyileşmek istiyorum, ne de bir dakika daha fazla nefes almak… Bir insan ölmek için dua eder mi? Ediyorum oğlum… Ölmek bir vuslattır benim için. Sana sıkıca sarılacağım ve boynunun içinden koklayarak öpüp tekrar doğacağım bir andır ölüm!

Zaten bazı bazı seni görür gibi oluyorum. Sanırım melekler beni senin suretinde alacaklar yanına. Öyle ya… Allah, sevdiği kullarını yanına sevdiklerinin suretinde görünerek korkutmadan alırmış. Azrail en sevdiğin olurmuş eğer iyi bir kulsan… Kötü kullara ise bilakis tam tersi en çok korktukları surette görünürmüş. Galiba, Allah’ın cennete gidecek kullarından biri olacağım. Azrail senin suretinde geldiğine göre…

Bekle beni oğlum… Az kaldı. Yakında yanına geleceğim.

Mehmet’im… Oğlum… Bekle beni…

Çok yakında Yusuf yüzünden öpeceğim.

Aslında seninle beraber öldüm, şükür ki yakında gömüleceğim.

Bekle…