AŞK CİNSİYETSİZDİR

0
8069

Zifiri koyu gözlerinin derinliğinde beni çeken bir şeyler vardı. Sanki hiç yaşamadığım çocukluğum saklıydı o gözlerde. Eksik kalan yönlerim, çoğalamayan yanlarım, kendimden nefret ettiğim günlerim, benliğimin özü… Beni çeken her neyse, bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi.

Ceviz, geniş masanın etrafındaki diğer insanlar birdenbire yok olmuştu. Benim için sadece o ve derinliğiyle içine çeken gözleri vardı. Masaya oturduğu andan itibaren tüm sesler boğuklaşmış, onun serseri cazibesi ve vakur duruşunun hortumuna kapılmıştım.

Gördüğüm en güzel gülen kadındı; o güldü ve ruhum esridi. Bazen bir erkek gibi yan ve karizmatik, bazen pervasız bir kadın gibi yeri göğü inletir cinsten gülüyordu. Kanımın ısındığını hissedebiliyordum.

“Ben Feriha…” dedim. “Tanışmadık…”

Erkeksi yan gülüşünü attı. “Ben de Bahar. Evet tanışmadık, tanışsaydık hatırlardım.”

Kalbim olması gerekenden hızlı atıyordu. Son cümlenin verdiği umut, içimde daha önce hiç güneş ışığı görmemiş bir tohumu filizlendirdi. O kadar uzun süredir oradaydı ki o tohum…

Kendimi hastalıklı, ölmesi gereken bir mahluk olarak gördüğüm günler dün gibiydi. Kendimi hatırladığım yaşımdan beri böyleydim. Çocukken oynadığım oyunları, söylediğim cümleleri ve giydiğim kıyafetleri düşünüyorum da; böyle doğduğuma eminim. Uzun seneler kendimi hastalıklı, menfur bir canlı olmadığıma ikna etmeye çabaladım. Doğduğum yer, ailem, arkadaşlarım, büyüdüğüm topraklar… Hiçbiri beni bağrına basmadı. Kusulması gereken bir zehir gibi tükürdüler beni. Kötü bir tohum olduğumu düşünen insanlar yüzünden hayatımın çeyrek asrını, kendimi kabul edip sevmeye harcadım. O insanları asla affetmeyeceğim.

Anneme söylediğim ilk anı hatırlıyorum. “Anne ben eşcinselim.” dediğimde ne söyleyeceğini şaşırmıştı annem.

“Ne? Emin misin? Na.. Nasıl yani?”

Oysa anneme, kalbimde abis kalmış bu gerçeği söylerken özlediğim güneşe ulaşacağımı ummuştum. Ne zamandır koyu bir karanlıktaydım. Anneme söyleyecektim, onun şefkati ile huzur bulacaktım. Lakin öyle olmadı…

Büyük bir istikrar ile cevap vermiştim: “Evet, eminim. Senelerdir kendimle kavga ediyordum, artık eminim. Ben… Kadınlara ilgi duyuyorum.”

Annem bu cümlenin akabinde hiçbir şey söylemeden aniden sarılmıştı bana. Modern bir anne olma çabası öyle ortadaydı ki, üzerinde eğreti duruyordu… Bu ani hareketi mimiklerini gizlemek için yaptığından emindim. Bana sarılan bir başkasıydı sanki. Annem zoraki gülüyordu, yüzünde daha önce görmediğim bir ifade ile konuşuyordu.

“Olabilir, normal böyle şeyler… Sen benim evladımsın.” gibi cümleler geveledi fakat konuşan annem değildi sanki. Annem bir cümle ile değişmişti. Sindiremeyeceği o kadar belliydi ki, kusacak gibi dalgalanıyordu kadının yüzü. Gözleri evladına bakar gibi değil, bir yabancıya bakar gibiydi. O cümleyi söylediğim andan itibaren annem ile arama kocaman bir duvar örülmüştü.

Annem odadan çıkar çıkmaz, aynadaki aksime bakmıştım. Ela gözlerimde bir hastalık aramış, kısa siyah saçlarımın uzun olduğunu düşünmüştüm. Kendimde bir kusur aramıştım. Bana bir yaratıkmış gibi bakan annemin gözlerini haklı çıkarmak istemiştim. Bana güzel bakan gözler üstümden çekilince, kendimi bir öksüz gibi hissetmiştim. Oysa annemdi o benim! Beni sevmesi gereken yegâne canlıydı! Ben kötü bir şey yapmamıştım ki! Birini mi öldürmüştüm? Birinin malını mı çalmıştım? Namussuzluk mu yapmıştım? Ben sadece böyle hissetmiştim… Böyle…

Anneme hak verirsem, benliğimi reddedebilirdim. Böylelikle annemin hayallerini yıkan evladı olmazdım, annem bana eskisi gibi bakardı. Okulumu burslu olarak kazandığımda annem bana öyle güzel bakmıştı ki, bir prenses gibi hissetmiştim. Peki bana eşcinsel olduğumu söylediğimde bakan gözler, o kadına mı aitti?

Dökülmüş duvarların arasında, artık kaç senelik olduğunu hatırlamadığım çalışma masama ve mütemadiyen gıcırdayarak uykularımı bölen eskimiş yatağıma baktım. Kendi içimde yaşadığım savaşların kaçında yenilmiştim bu odada? Kaçında depresifliğin dibini sıyırmıştım? İçime kapanan kalbim, ne zaman kabından çıkmıştı? Hangi gözyaşı yanağımı sıyırırken karar vermiştim artık kendim olmaya?

Annem benden hep şüphelenirdi zaten. İlkokula yeni başladığım zamanlar, arkadaşlarımla sokakta oyun oynadığımız günlerden birinde söylediğim bir cümle yüzünden annemden okkalı bir tokat yediğimi hatırlıyorum. Evcilik oynuyorduk, kız arkadaşıma dönüp “Şimdi biz evliymişiz tamam mı?” demiştim. Bunu neden söylediğimi bilmiyorum. Dedim ya… Ben böyle doğdum. Kendimi bildim bileli hiçbir erkek ilgimi çekmedi benim… Sırf bir erkekten hoşlanabilmek için kaç kez sahte flörtlerin amatör oyuncusu olduğumu hatırlamıyorum.

Eşcinselliğimin içimden atılması gereken bir zehir olduğunu düşündüğüm senelerde ne terler akıtmıştım odamda. İçimdeki canavarı çıkarmak için açtığım savaş, yaşamaya çalışma yollarından biri oldu sonra. Mütemadiyen spor yapardım.

Gözlerimin önünden günler akıp geçti. Verdiğim mücadeleden emindim, tekrar aynı savaşa girmek bir aptallıktı. “Yapamam…” dedim belli belirsiz. Aynadaki aksime doğru fısıldadım. “Üzgünüm anne. Kendim olacağım.”

Babama söylemek için henüz hazır değildim, hele annemi gördükten sonra olabildiğince ertelemeye karar vermiştim. Fakat işler umduğum gibi olmadı. Benim tedavi edilmem gerektiğini düşünen annem, akşamına babama söylemişti bile.

Bir hışımla odasına giren babam ilkel bir canavar gibi bağırmaya başlamıştı. Yirmi dört yaşına kadar babamın bana karşı sevgi gösterisinde bulunduğunu hatırlamıyordum fakat o bakış başkaydı. O bakış sevgisizliğin de ötesindeydi, o bakış iğrenç bir mahluka bakar gibiydi.

“Seni menfur! Allah seni bildiği gibi yapsın! Senin gibi evlat olmaz olsun!”

Babam kollarından tutmuş sarsalıyordu beni, nereme geldiğini kestiremediğim birkaç tokat attı. Tokatlardan biri sağ elmacık kemiğimi sıyırmış, yüzüm sıcak bir alev topu gibi yanmıştı. O anda babamın tüm kuvvetiyle bana vurduğunu anladım. Bunu kabullenmem zor oldu, babam ağzından tükürükler saça saça var gücüyle vuruyordu. Safderun kalbim annemin bunu yaptığına ihtimal vermiyordu. Kaskatı kesilmiştim. “Menfur!” kelimesi beynimin içindeki odalara çarpa çarpa yankılanıyordu. Babamın mütecavizliği ile ilk kez tanışıyordum. Çaresizce kendimi yere attım ve babamın öfkesi geçene kadar bana vurmasına izin verdim. Aldığım darbeler ağırdı fakat canım yanmıyordu… Tam tersi, kendimi hiç olmadığım kadar cesur ve ilk defa kendim gibi hissediyordum. Yirmi dört senedir içinde bulunduğum Dünya’da ilk kez kendimdim!

“Defolup gideceksin bu evden! Benim senin gibi bir kızım olamaz! Olamaz!” diye bağırıyordu babam. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, kan yüzüme sıçramıştı.

Eşcinsel doğduğum için bir savaş vermek zorunda olduğumu o anda anlamıştım. Böyle doğmuştum, böyle yaratılmıştım fakat böyle sevilmeyecektim. En gelişmemiş köyünden, en modern metropolüne kadar hiç azımsanmayacak kadar çoğunlukta olan nefret ile savaşacaktım. İnsanoğlunun yozlaşmış beyninin içinde pislik ile mücadele etmem gerektiğini anlamıştım. Bu insanoğlu annem ve babam olsa bile…

“Seni evlendireceğim! Duydun mu?” Babamın gözleri yuvalarından çıkacak gibiydi. “Evlendireceğim ve bu saçmalık bitecek.”

“Ben bir erkek ile evlenmek istemiyorum!” diyebildim tokatlar ve tekmeler arasından çıkan cılız sesimle… Zaten başka bir cümle kurmama fırsat vermedi babam.

“Kes sesini kes! Allah belanı versin senin! Öldürürüm seni duydun mu? Kimse duymayacak bunu! Ya evlenirsin ya da ellerimle öldürürüm seni!”

Odadan rüzgâr gibi çıkan babamın ardından annemin gözlerini gördüm. Üzgün gibi görünüyordu, tıpkı eşcinsel olduğumu söylediğinde bana sarılması gibi zoraki bir ifade taşıyordu.

“Odamdan çık!” diye bağırdım.

“Ama kızım ben babana…”

“Çık! Odamdan çık!”

Cümlelerini ağzına tıkadığım annem, omuzlarını düşürerek zevahirine acınası bir hal takındı. Umursamadım, üzgün olmadığını hissedebiliyordum. Annem olması gerekenin olduğu düşünüyordu; her halinden belliydi. Kendi yapamadığını kocasına yaptırmıştı. Beni olduran ve doğuran, en yakın olması gereken insanlara çok uzak bir yere düştüğümü hissediyordum. Kapanan odanın kapısı ile, sanki millerce öteye düştüm. Yörüngesinden ayrılan bir gezegendim artık.

Babam münasip gördüğü biriyle beni baş göz etmek için kolları çoktan sıvamıştı. “Sen ne dersen o olsun baba…” demiştim. “Sen nasıl istersen, öyle olsun.” Boyun eğen tavrım babamı hiç şüphelendirmemişti. Kızının üstünde sözde erkekliğini yineleyen babam, itaatkâr halimden memnun görünüyordu. Oysa bu sadece evden gidebilmem için kendime yarattığım bir alandı. Gitmeye karar vermiştim!

Üniversitenin yakınlarında bir kafe ile anlaştım. Aradan geçen birkaç ayda üniversiteye gidiyormuş gibi evden çıkarak kafeye gittim ve biriktirebildiğim kadar para biriktirdim. Topladığım paranın yeterli olmayacağını biliyordum fakat en azından başlarda beni idare edecekti.

Kaç gece rüyalarımda babam ile savaştım. “Ben menfur değilim! Sadece kendim olmak istedim!” diye bağırıp içimdekileri akıtıyordum ona. Rüya ya… Babam anlıyordu beni, seviyordu. Böyle doğduğumu kabul edip bana omzunu veriyordu. “Hayat senin, seçim senin. Bu senin hayatın!” diyordu. Şefkatli ve çocuğunu seven her babanın yapması gerekeni yapıyordu. Annem de babamın arkasında, eskisi gibi bakıyordu bana. Rüyaydı, gerçek olmasını dilediğim ama olmayacağını bildiğim için bir rüya olarak kalacaktı.

Evden gitmek istemezdim, kim ister ki zaten bunu? Anneni ve babanı geride bırakarak, üstelik geride bıraktığın annen ve babanın belki de buna sevineceklerini düşünerek gitmeyi kimse istemezdi. Mecburdum… Annem ve babam tıpkı bir böceğe bakar gibi bakmaya başlamıştı bana. Sofradaki yerim kalkmıştı, annem yemeklerimi odama getirir olmuştu. Gerekmedikçe evde dolaşmaması gereken, göze batmaması hissettirilen, yatağına bağlı yaşayan bir parazite dönmüştüm. Kilo veriyor, günden güne eriyordum fakat ailemin umrunda değildi. Belki de hiç doğmamış olmamı diliyorlardı…

Onlara son bir kez sarılmayı isterdim fakat yapamazdım. Eşcinsel olduğumu söyledikten sonra aramıza örülen kalın duvarlar sesimi onlara duyurmuyordu. Beni görmüyorlardı, hissetmiyorlardı. Ne yaşadığımı asla anlamıyorlardı!

“Benim oğlum ibne olamaz, sen ailemizin yüz karasısın!” diye reddedenler…

“Doktora götüreceğiz seni ve düzeleceksin. Düzelmezsen biz seni düzelteceğiz.” diyerek olmadığı biri gibi davranmaya yöneltenler…

“Bu geçici bir şey, bu bir hastalık…” diyerek kendinden nefret etmeni sağlayanlar…

“Kendini öldür daha iyi!” diye intihara teşvik edenler…

Kendi ailemin onlardan biri olacağını aklımın ucuna bile getirmemiştim.

Nefret cinayeti kurbanlarını haberlerde görürdüm hep.

Çetin Çalık, Hüseyin Çavuş, Petro Melikşahoğlu, Berç Anahtarcı, Salem Demircigöz, Aziz Çabuk, Cemalettin Karakuş, Ekrem Yılmaz, Ahmet Yıldız, Engin Temel, Roşin Çiçek, Ferhat İlken, Çağla Joker ve adı sanı duyulmamış binlercesi… Nefret cinayetlerine kurban giderek solmuş binlerce hayat…

Benim gibi olanlar toplumdan dışlanıyordu. Onlara iş verilmiyordu. Parasız kalanlar, fuhuşa sürükleniyordu. Sırf o işlerde çalıştığı için yine öldürülüyorlardı… Trans cinayetlerinin üstü örtülüyordu. Trans bireyler değil ikinci sınıf, sınıfsızdı bu toplumda! Bu toplum, ne olursa olsun bizim ölmemizi istiyordu! “Yaşama, öl! Ya kendi isteğinle öl ya da biz seni öldürürüz.” diyordu toplum.

Sırf yaşadığım ülkede değil; Dünya’da da homofobik nefret eylemleri devam ediyordu. Haberlerden akıp gidiyordu başlıklar:

“Moskova’da Eşcinsellere Saldırı!

ABD’de Eşcinsellerin Gittiği Barda Korkunç Katliam!

Budapeşte’de Eşcinsel Yürüyüşüne Saldırı!

Eşcinsel Bir Erkekle Röportaj Yapan Mısırlı Sunucuya Hapis Cezası!

Batı Kudüs’teki Eşcinsel Yürüyüşünde Bıçaklı Saldırı!

Tunus’ta Cinsel Saldırıya Maruz Kalan Eşcinsel Genç Tutuklandı!

İspanyol Sporcuya Homofobik Saldırı!

Eşcinsel Çifte Biber Gazlı Saldırı!

Homofobik Saldırı: 8 Türk, İki Eşcinsel Erkeğe Saldırarak Yüzlerine Asit Attı!

Bulgaristan’da İlk Eşcinsel Gösterisine Saldırı!

“İbneler, Dinsizler Giremez!” Diyerek Eşcinsellere Saldırdılar!

Eşcinsel kulüpte katliam! Saldırıyı IŞİD üstlendi!

Eşcinsel kadına sokak ortasında saldırı! Kanlar içinde bırakıp kaçtılar!

Halil İbrahim Dinçdağ, eşcinsel olduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edildi.

14 Yaşındaki Genç Eşcinsel Olduğu İçin Asıldı!

IŞİD, 15 Yaşındaki Genci Eşcinsel Olduğu Gerekçesiyle Çatıdan Aşağı Attı!

Orman Yangınlarının Nedeni Eşcinsel Evlilik!

Antalya’da Bir Lise Öğrencisi Eşcinsel Diye Zorla Başka Okula Nakledildi!

Cani Baba Eşcinsel Olduğu İçin Oğlunu Öldürdü!

Eşcinsel Oğlunu 14 Kurşunla Öldürdü!

Eşcinsel olduğu için zorbalığa uğrayan çocuk intihar etti…”

Liste uzun… Nefret büyük…

Ben ölmeyecektim, ölmek istemiyordum! Hissettiğim şeyden utanmayacaktım, utanmam için hiçbir sebep yoktu! Aşk dediğimiz şey bir kadının erkeğe veya erkeğin kadına duyduğu bir his değildi. Aşkın bir cinsiyeti yoktu. Aşk, tüm kavramların ötesindeydi. Sırf bir insanı sevdiğin için cezalandırmazdı aşk! Sınıfı, sınırı, kalıbı, kuralı, cinsiyeti yoktu aşkın! Aşk, aşktı!

Bazı canlılar böyle yaratılırdı. Hayvanlarda bile gözlemlenen ve belgelenmiş eşcinsel davranışlar varken, böyle doğmuş olduğumuzu kimse kabullenmek istemiyordu.

Bir gece yanıma sadece bir bavul alarak çıktım gittim doğup büyüdüğüm evden… Annem ile babamın peşimden gelmeyeceğini biliyordum. Büyük ihtimalle sevineceklerdİ gittiğim için… İçimden veda ettim beni büyütenlere… Kalbimin en hassas noktasından kırılmıştım, reddedilmiştim, yuvamdan atılmıştım. Olduğum gibi kabul etmek istemeyen ailem beni buna mecbur kılmıştı.

İlk bir sene oldukça zorlandım. Okuldan arkadaşlarımın yaşadığı evde bir oda kiraladım. Gündüzleri okula gidiyor, geceleri kafelerde çalışmaya devam ediyordum. Yaşadığım evin kirasını bölüşüyor ve mutfak işlerine yardımcı oluyordum. Ayın ortasında kendime harcayacağım param kalmasa da, halimden memnundum. Beni yargılamayan, olduğum gibi kabul eden insanlarla birlikteydim. Son senemin kalan ikinci dönemi bu şekilde tamamlayıp, hayatıma devam ettim. Hayatıma devam ederken birçok kez insanların tuhaf sorularına ve davranışlarına maruz kaldım, çoğu zaman olmadığım biri gibi davranmak zorunda kaldım. İnsanlara güvenmiyordum. Zaman geçtikçe eski Feriha yerini özgüvenli bir kadına bırakıyordu…

Ergenliğimde bizim gibi olmayanların deyimiyle “normal” olmak için çok çaba göstermiştim. Nasıl ki homoseksüel bir erkek kadın vücuduna karşı hiçbir şey hissetmiyorsa, ben de erkek vücuduna karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Kısa saçlarım lezbiyenliğime dair çevredekileri kuşkulandırıyordu. Oysa ne kadar saçmaydı! Kısa saçtı sadece kısa saçtı… Cinsel tercihin ile alakası olmayan bir şeydi; zira ben saçları uzun lezbiyenleri de, maço görünümlü homoseksüelleri de görmüştüm. Saçlarımı uzatmak istemiyordum bu yüzden sırf toplumda bir yer edinebilmek için erkekleri kamuflaj olarak kullandım. Flörtlerimin hepsi kısa sürdü… İlişkilerimin kısa sürmesinden de şüpheleniyorlardı fakat ispat edemiyorlardı, nefret söylemlerine ve eylemlerine karşı kendimi bu şekilde koruyordum.

Kendimi korurken aynı zamanda değişmeye de çalıştım. Aptal insanlar için harcadığım senelerime şu an dönüp baktığımda öyle pişman oluyorum ki… Bir erkeğin elini tutmak için kendimi zorladığım anları, erkeklere hiçbir şey hissetmediğim için ölmek istediğim günleri dün gibi hatırlıyorum. O günlerde iğrenç bir mutanttım ben, hiç doğmaması gereken kötü bir döldüm. Yemeden içmeden kesilip, intiharın eşiğinden döndüğüm günler artık çok uzaktan bana gülümsüyor. Kendinden nefret eden Feriha değilim artık…

“Ben kötü biri değilim! Ben menfur değilim… Ben sadece benim işte…”

Ve şimdi otuzlu yaşlarında, olgun bir kadınım… Karşımda bana bakan derin gözlerin okyanusuna bırakıyorum kendimi.

Hissettiğim gibi yaşamaya bırakıyorum.

“Ben de hatırlardım.” diyorum. “Ben de hatırlardım bu güzel gözleri…”

Gülümsüyor Bahar. Bana ve yeni hayatımıza gülümsüyor…

Aşkın cinsiyetsiz ışığı ikimizi aydınlatıyor…

Aşkın derinliği tüm kimlikleri içine alıyor, tüm sınırları kaldırıyor…

Aşk, sadece bir AŞK olduğunu fısıldıyor…

***

Feriha… Feriha’lar…

Hala orada bir yerde, kendi olmanın mücadelesini veriyorlar…

Sokakta yanımızdan geçerken kötü bakışlara maruz kalıyorlar…

Çalışmak zorunda kaldıkları işler için “kötü” damgası yiyorlar…

Toplumun onları mecbur bıraktıkları alanı delmek için savaşıyorlar…

Kendi hayatında, kendi bedeninde, kendi hissettiği gibi olmayı diliyorlar…

Kamuda çalışmak, çalışırken tacizlere maruz kalmamak istiyorlar…

Aşkın aşk olduğunu duyurmak için bağırıyorlar…

Ezilmek, dışlanmak, dövülmek, vurulmak, öldürülmek istemiyorlar.

Yolun sonu karanlık bir mezara çıksın istemiyorlar.

Özgürce sevmek istiyorlar…

İnsan gibi yaşamak istiyorlar…

Duyuyor musun?