AĞIR ENGELLER

0
46159

Kaç zamandır buradayım bilmiyorum. Zaman, benim bedenimde farklı işliyor. Günün neredeyse tamamını bir pencere önünde sokaktan geçen insanları izleyerek geçirdiğim için sabah veya akşam olmasının hiçbir önemi yok. İnsanlar var… Sokaktan geçen, yürüyebilen, konuşabilen, işine giden, işten gelen, komşusuna selam veren, yakınlarıyla sarılan, gülebilen, halini anlatabilen… İnsanlar hep var, onların varlığını hep görüyorum. Onların benim varlığımı görmek istememelerine rağmen ben onları görüyorum.

Pencerenin önündeki çiçeklerle ne çok benziyorum. Onlar gibi, bütün gün duruyorum. Rüzgar esiyor, yağmur yağıyor, zaman geçiyor, her şey olup bitiyor ve ben sadece duruyorum.

Yanımda bana bakan, artık yaşlanmış olsa da benden sonra ölmeyi istediğini gözlerinde okuduğum bir annem var. Biliyorum, görüyorum. Bir anne, çocuğundan sonra ölmek ister mi? İster. O gittiğinde bana bakacak kimsenin olmayacağını bildiği için istiyor, o yüzden ona kızmam mümkün değil.

Babam vefat ettikten sonra hem çalışıp, hem bana bakmak zorunda kalan anneme bir kere bile teşekkür edemedim. Gözlerimden okuyordur belki, bilemem ama gözlerinin içine baka baka “Böyle doğmayı istemezdim. Sana herkesin çocukları gibi sarılıp ‘anne’ demeyi isterdim. İsterdim ki sen de onlar gibi o kelimenin mutluluğunu yaşa… Özür dilerim anne, sana bir kere bile ‘anne’ diyemediğim için özür dilerim.” demek isterdim.

Annem benimle hep normal biriymişim gibi konuşur. Gününü anlatır, komşu Serpil Teyze ile yaptığı dedikodulardan bahseder, bazen babam ile ilgili anılarından girer ve alakasız bir yerden çıkar. Kaçarak evlenmişler, babası vermemiş. Maddi durumları kötü olduğu için çok sefalet çekmişler ama babam bir kere olsun üzmemiş onu. Ailesi çok uzun zaman, kaçarak evlendiği için onunla konuşmamış ama ben doğunca işler değişmiş. Anneannem ve dedem ben doğduktan sonra affetmişler onu.

Acaba anlıyor mudur her şeyi anladığımı? Annem komik bir şey anlattığında ellerimi ve kollarımı az da olsa oynatmaya çalışarak ve bazı sesler çıkararak ona eşlik etmeye çalışıyorum. O esnada dünyanın en tuhaf yaratığı gibi göründüğümü düşünsem de, annem bana sanki dünyanın en mükemmel varlığıymışım gibi bakıyor. Daha çok gülmeye başlıyor, daha çok anlatıyor… Galiba anladığımı anlıyor. Kimse annemin baktığı gibi bakmaz bana. Sanırım bir tek annemin gözünde engelli değilim.

Bazen akrabalar gelir, komşular gelir eve. En iyi görüneni bile bakışlarını benden kaçırarak konuşur. Bazısı samimiyetsiz bir gülüş atar en fazla… Kimsenin bana “Nasılsın?” dediğine şahit olmadım. Hatta bir keresinde teyzemin küçük kızı benden korkup ağlamıştı. Ona kızmadım, henüz bebekti. Yetişkinler gibi rol yapmadı en azından.

Sanırım annemden başka hiç kimse sadece bedenimin engelli olduğunun farkında değil. Onların konuştuğu her şeyi anlıyorum. Renkleri, kokuları, isimleri, akşam haberlerde söylenenleri, sabah izlediğim çizgi filmi, şarkıların sözlerini, farklı olduğumu… Her şeyi anlıyorum. Sadece anladığımı anlatamıyorum.

Anlatabilseydim eğer içimdeki durmak bilmeyen yazma aşkını anlatırdım onlara. Her gün pencerenin önünde şahit olduğum kesit hayatların zihnimdeki devamını anlatırdım. Onlarca hayatı beynimde yarattığımı ve hepsine bir isim verdiğimi anlatırdım. Yazdığım, kurguladığım her hikayeyi anlatırdım. Belki bir kitap yazardım ve hayal gücümün tanıkları olurdu. Onlar da benimle beraber seyahat ederlerdi öykülerimin içinde. Öykülerim olmasa delirirdim ben. Saatler boyu bir pencerenin önünden her gün aynı saatte işe giden yüzleri, aynı saatte evlerine dönen insanları ve monoton bir dünya düzenini görmek nasıldır bilir misiniz? Orada zaman asla geçmez, hiçbir gününün diğerinden farkı olmaz. Yediğin hiçbir şeyin tadını almazsın, kokladığın hiçbir şey iştahını kabartmaz.

İşte bu yüzden hep yazdım. Elime bir kağıt, kalem alamasam da yazdım. Zihnimin her duvarını kağıt olarak kullandım ve yarattığım hikayelerde her günümü farklılaştırdım.

Önümden geçerken sadece birkaç saniye gördüğüm sabah 8’de evden işe gitmek için çıkan bıyıklı, kel adamın gittiği yer her gün farklı bir yerdi. Bir gün çocuklarına oyuncak almak için gitti, diğer gün huzur evindeki annesini ziyarete… Ona kafamda iki çocuklu, mavi duvarlı bir ev yarattım. Bir isim verdim, bir hayat verdim. Komşu Serpil Teyze’ye, her gün sokakları süpüren çöpçüye, bazen pencereye gelip yemek isteyen kabarık tüylü sarı kediye bile… Bazen herkes gibi sağlıklı bir çocuk olduğumu düşünüp kendime başka bir hayat yazdım. O hayatta derdimi anlatabiliyor, tüm çocuklar gibi oyuncaklarımı ellerimle tutabiliyor, kafamı dik tutmayı başarabiliyor ve anneme sarılıp onu gönlümce öpebiliyordum. Biri sorsa hepsini anlatırım, hikayelerimin hepsi aklımda mıh gibi çakılı.. Fakat hiçbir şeyi anlatamadığım gibi onları da anlatamadan ölüp gideceğim.

Annem ilkokul mezunu bir kadındı. Yeterli bilgi birikimi olmamasına rağmen sabırla bana bir şeyler öğretmeye çalıştı hep. Sayıları, alfabedeki harfleri, renkleri onun sayesinde öğrendim. Zihnimin bu kadar kıvrak olduğuna ihtimal vermediği için midir yoksa yeterli maddi gücü olmadığından mıdır bilmem, daha fazlasını öğretmedi. Engelliler için yapılmış bazı aletler var, oldukça pahalıymış. Onlardan alabilecek gücü olsaydı ve en azından okumayı sökebilseydim belki az çok derdimi anlatabilirdim. Annemin bana her zaman içirdiği ama asla sevmediğim yayla çorbasını yemeyi aslında hiç istemediğimi tek tuşa basarak anlatabilirdim belki. Uyumak istemediğim zamanlarda “Hayır” diyebilirdim ve böylelikle saatlerce zifiri karanlık odada tek başına kalıp sıkılmak zorunda kalmazdım. İnsanlara selam verebilirdim belki. Belki o zaman bana “Nasılsın?” derlerdi. Benim de bir insan olduğumu, gözlerimin arkasında çalışan bir beynim olduğunu anlarlardı belki.

Böyle olduğumu anladığım ilk anı hatırlıyorum. Bilincim açıldığında kaç yaşındaydım bilmiyorum, çünkü bunu anneme hiç soramadım fakat o an dün gibi aklımda… Amcamın oğlunun yaş günündeydik, diğer çocukları görene kadar oturduğum sandalyenin bana ait bir organım olduğunu düşünürdüm. Eve girdiğimiz ilk anda etrafta koşup balonlarla oynayan çocukları görünce içim kıpır kıpır olmuştu. Onlar gibi balonları iterek koşmayı istediğimi ama bacaklarımı hareket ettiremediğimi hatırlıyorum. Beynim ile onlara hükmedemiyordum, istiyordum hatta bunun için çıldırmak üzereydim ama bacaklarımı hareket ettiremiyordum. O anda beynimin içinde yaşadığım travmayı anımsıyorum, dünyadaki her şey birbirine girmişti. Etrafımda hareket eden herkes flulaştı, oturduğum sandalye yok oldu. Duvarlar kaydı, eridi önümde. Tüm renkler gri oldu. Özel bir çocuk olduğumu işte o anda idrak etmiştim!

Tüm doğum günü boyunca annem dahil kimse içimden attığım çığlıkları duymadı. Ağladım, kendimi oradan oraya attım, yumrukladım yerleri ama bunu kimse anlamadı. İlerleyen günlerde durumumu kabullenip hayatı anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Kolay olmadı. Dünyadaydım ama aslında yoktum. Yaşıyordum ama aslında ölüydüm. Vardım ama yoktum. Kendimden başka kimsem yoktu. Doğuştan yalnızdım ben. Kolay olmadı ama mecbur kalıyorsun. Kaçamadığın bedeninle yaşamaya alışmak zorunda kalıyorsun.

 İsmim Burcu. Çok seviyorum ismimi, bana dünyanın en güzel kokusunu anımsatıyor. Annem bana hep “Burcu’m” diye hitap eder. Öyle güzel ve içten söyler ki, o anda kendimi çok sağlıklı hissederim. İsmimi babam koymuş, söylediğine göre bu ismi öyle severmiş ki hep bir kızı olmasını ve ona bu ismi koymayı istermiş. Bazen çok keyfe gelince bana doğru döner ve “Hiçbir şey benim kızımdan daha güzel olamaz, burcu burcu kokar benim kızım, canım kızım, akıllı kızım…” derdi. Gerçekten olmamı istediği halimi mi anlatırdı, yoksa gerçekten beni öyle mi görürdü bilmiyorum. Bazı geceler benim bu halimden dolayı yaşadığı derin üzüntüyü gözlerinden okurdum. Televizyonda gelinlik bir kız gördüğünde veya izlediği dizide torununu seven bir dedeyi gördüğünde hissederdim bunu. Hiç dile getirmedi hatta hissettirmemek için hep büyük bir çaba gösterdi fakat yine de gözlerinin arkasındaki acıma ve hüznü saklayamadı. Hiçbir zaman benim gelin olduğumu göremeyecekti veya hiçbir zaman kucağımda evladım ve yanımda eşimle ziyarete gelemeyecektim onu. Hiçbir zaman “Gençler birbirlerini sevmişse bize de olur demek düşer.” diyemeyecekti. Benden bir kere bile “baba” kelimesini duyamadığı gibi, torunundan “dede” kelimesini de duyamayacaktı. Gözlerinde bunun eksikliği ile yaşadı uzun seneler. Zaten insanlar genelde yaşadıkları yoğun duyguları gözlerinden belli ederdi. Bana bakan her yüzün arkasındaki acımayı hep görürdüm. Ne kadar ışıltılı bir gülümseme ile örtmeye çalışsalar da bana normal bir çocukmuşum gibi bakmaya çalışsalar da görürdüm. 

Babam öldüğünde annem birkaç ay kendine gelemedi. O dönemde altımdaki bezleri değiştirmek için hep geç kalırdı. Tuvaletimi yaptıktan saatler sonra popom oturamayacak kadar kaşınmaya ve acımaya başladığında gelir ve bezimi değiştirirdi. Hep ölmeyi istedim ama hiç o dönemdeki kadar çok istemedim. Hem babamın üzüntüsü, hem anneme hiçbir yönden destek olamayışımın verdiği acı, hem de altımı değiştiremeyecek kadar biçare oluşumun annemin omuzlarına yüklediği külfet… Temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir varlıktım ben. Ben bir fazlalıktım, bu dünyada tek başına var olamayacak bir varlıktım ve ölmeliydim. Eğer kolumu kaldırabilseydim, eğer beynime hükmetmeyi başarıp bir bıçağı kavrayabilseydim keserdim boynumu boydan boya!

Şu anda 19 yaşındaymışım, kaç yaşında olduğumun bir önemi varsa. Kaç yaşında olursam olayım, yapamadıklarım ve oturduğum sandalyede öylece dünyayı izliyor oluşum hiç değişmeyecek. Kendime aynada ilk rastladığım andan sonra, aynalara mümkün olduğunca bakmamayı tercih ediyorum. Zihnimde yarattığım sağlıklı kızı yok etmek istemiyorum. Olmak istediğim kişi ile olduğum kişinin arasındaki derin uçurumdan defalarca düştüm. Her düştüğümde kalkmak için defalarca öldüm. Aynalar bana o derin uçurumun ölüm soğukluğunu hatırlatmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

Kemiklerim günden güne eriyor. Böyle giderse sanırım orta yaşlarıma ulaşamadan yok olacağım. Aynada kocaman kafamı tutamayışımı gördüğüm anlarda, ağzımdan akan salyaları silmek istiyorum. Kafamı dik tutamadığım için bazı şeyleri dosdoğru göremiyorum. Eğer mümkün olsaydı annemden evdeki tüm aynaları kaldırmasını isterdim. Ancak bu şekilde belki varlığımı unutur ve daha mutlu olabilirdim.

Annem ve arkadaşları farkında olmasa da, bazen onlar konuştuğunda kendi fikrimi söylüyorum. Dedikodu yaptıklarında ben de kendi yorumumu katıyorum. Hatta bazen muhalefet oluyorum onlara. Bazen kızıyorum düşündüklerinden dolayı… Bazen muhabbetlerinden sıkılıp odama gitmek istiyorum. Tabii ki bunları sadece istemekle kalıyorum.

Annemin en sevdiği arkadaşı Serpil Teyze’nin benden tahminen 5-6 yaş büyük olduğunu düşündüğüm bir oğlu var. Kimi zaman annesi bizde misafirlikteyken, annesinden anahtarı almaya gelir. Her geldiğinde annem ona bir şeyler yedirmek ister, buyur etmek ister. “Otursana Deniz, poğaça yaptım dur getireyim!” der. “Derslerin nasıl gidiyor, üniversitene alıştın mı?” der. Serpil teyzeye dönüp “Kocaman adam oldu, maşallah çok yakışıklı oldu bu çocuk!” der.

Deniz, tüm insanların aksine bana bakıp samimiyetsiz bir gülüş atmayı tercih etmez. Her geldiğinde sadece bakar bana, buğulu ve baygın bakan gözleriyle birkaç saniye bakar. Yanıma yakın bir yere oturur fakat özellikle muhabbet etmez benimle. Fakat sadece benimle değil, insanlarla konuşmayı sevmeyen biridir. İrice gözlerinden yalnız ve sorunlu bir ergenlik geçirdiği anlaşılır. Çoğu şeye tek kelimelik cümlelerle yanıt verir. Kendini anlatmak için çaba sarf etmez. Bazen ona takılmak için yapılan esprilere bile hafif yandan gülerek cevap vermekle yetinir. Kendini sevdirmek için çaba sarf etmediğinden mi yoksa olmadığı biriymiş gibi davranmadığı için mi bilmiyorum; ondan hep çok hoşlandım. O her geldiğinde kalbimde bir hoplama hissediyorum.

Eğer akranlarım gibi görünebilseydim Deniz’e birkaç bir şey sormak isterdim. Onu daha da yakından tanımak, beraber vakit geçirmek isterdim. Ellerini tutmak isterdim, kollarımla onu hissetmek isterdim. Kim bilir, belki çevresindeki diğer kızlar gibi görünseydim o da severdi beni. Belki de sandığım kadar sevilmeye layık biri değildi. Bunu asla bilemeyecektim. O benim hayallerimde birlikte olduğum, mükemmel bir erkekti sadece. Hayallerde her şey mükemmeldir.

Bazen annem beni dışarıya hava almaya çıkarır. Gittikçe ağırlaştığım için veya annem güçten düştüğü için mi bilmiyorum ama bu hava almalar giderek azalmaya başladı. Eskiden haftada en az bir kere birkaç sokak dolaşır gelirdik, şimdi ayda bir kere götürse şükrediyorum. Kaldırımlar engelliler için bir dağ gibi… Annem her defasında beni tüm gücüyle kaldırıp indirmek zorunda kalıyor. Tekerlekli sandalyem oldukça ağır ve engelli rampası yok denecek kadar az… Hava almayı çok istesem de annemin yorulmasını da istemiyorum bir yandan… Zaten yemeğimi bile o olmadan yiyemiyorum, bari ilaveten uğraşmasın istiyorum. Ben bir hapishanedeyim zaten… İki sokak gezsem de, gezmesem de o hapishaneden asla çıkamayacağım. Dünya benim için bu evin iki sokak ötesinden ibaret…

Eğer yürüyebiliyor olsaydım dünyanın geriye kalanının neye benzediğini görmek isterdim. Bazen televizyondan ülkenin ve dünyanın farklı yerlerini görüyorum. Finlandiya diye bir ülke var. Uzaklara gidebilseydim oraya da gitmek isterdim.

Birazdan benim için birbirinin aynısı olan günlerden biri daha bitecek. Zihnimdeki duvarlara yazıyorum bu satırları. Özgür ve sağlıklı olduğum tek yerdeyim: Beynimde!

Ölüm diye bir şeyin varlığını babamın kaybıyla idrak ettim. 15 yaşındaydım, onun ölümü bana benim de bir gün öleceğimi fark ettirdi. Annem “Gittiği yerde nur içinde yatsın.” der hep babamı anlatırken. Babam nereye gitti? Orası nasıl bir yer? Orada da böyle mi olacağım? Yoksa özgürce hareket edebildiğim bir bedenim olacak mı? Annemin bahsettiğine göre iyi insanların mükafatını alacağı, kötü insanların cezalandırılacağı bir yermiş. Ben hiç kötülük yapmadım, yapabilseydim yapar mıydım bilmiyorum. Fakat bunun yanında iyilik de yapamadım. Hiçbir şey yapamadım, sadece öylece durdum. Peki şimdi ben mükafat mı alacağım, yoksa ceza mı?

Bazen Tanrı ile konuşuyorum. Ona beni neden böyle yarattığını soruyorum. Annem dinine çok bağlı bir kadındır, yaşadığı bazı şeylerin onun sınavı olduğunu söyler. Bu da benim sınavım mı? Peki diğer insanlara göre fazla zor bir sınav değil mi? Çoğu geceler ona isyan ediyorum. Annem Serpil Teyze ile muhabbet ettiği günlerden birinde “İsyan etme, günah. Vardır Allah’ın bir bildiği!” dediğinde bunun bir günah olduğunu anladım. Fakat yine de bu günahı işlemeden duramıyorum. Tanrım, bu çok ağır değil mi?

Bu dünyada yaşadım ve öleceğim. Çoğu insan için yaşamamın hiçbir ehemmiyeti yoktu, ölümümün de bir ehemmiyeti olmayacak. Nefes alırken kayda alınmayan somut varlığım, öldükten sonra hiç anımsanmayacak. Ne bir fani olabildim, ne de ismimi asırlarca yaşatacak bir ölümsüz olabilme hakkına sahip olabildim. Eğer yapabilseydim, bu dünyadan göçtükten sonra beni yaşatacak kitaplar bırakmak isterdim. İnsanların sen bu dünyadan gittikten sonra bile isminden övgüyle bahsediyor olması ne muazzam bir şeydir! Maalesef, dünyadayken bile ciddiye alınmayan bir hacim kütlesini meşgul ettiğim için bunu asla bilemeyeceğim.

Kendimi yalnızca annem ile başbaşa olduğumda seviyorum. Onun benimle normal biriymişim gibi konuşması insan olduğumu hatırlatıyor. Onun haricinde kendimi sevmeyi denedim fakat o yolun sonunda her zaman kendimi kendime acırken buluyorum.

Birazdan annem gelecek ve beni kaç saattir oturduğumu bilmediğim tekerlekli sandalyemden kucaklayıp yatağıma yatıracak. Bu hayatta istediğim tek şey, annemden önce ölerek onu mutlu etmek. Her şeyde ona zahmet veriyorum, bari gözü açık gitmesin bu dünyadan.

İyi geceler Dünya! Ben Burcu! Bedeninin içinde hapsolmuş ve bir zamanlar bu yer kürede sessizce yaşamış ve sessizce ölecek olan Burcu! Babasının burcu burcu koktuğunu söyleyerek sevdiği, annesinin ondan sonra ölmeyi dilediği Burcu! Beynindeki her şeyi, hissettiği her şey gibi mezara götürecek olan Burcu! Belki bir gün, bu dünya sınırlarını aşıp ebediyete göç ettiğimde özgür olurum. Bu dünyada yapamadığım her şeyi orada yaparım belki. Kim bilir belki annem ve babam da benimle birlikte olur ve onlara söyleyemediğim her şeyi söylerim. Dilim acıyana kadar “anne” derim, “baba” derim. “Sizi çok seviyorum!” derim. Ellerimle yüzlerini okşarım, yapamadığım evlatlık görevlerimi yaparım. Ben istemedim böyle olmayı elbet, yine de suçlu hissediyorum kendimi onlara yaşlılık dönemlerinde bakamadığım için.

Annem ve babam benden sonra bir çocuk sahibi olamamışlar. Annem “Hiç değilse kardeşin olsaydı…” der bazen ve cümleyi hep yarım bırakırdı. Muhtemelen sonunu içinden “… öldükten sonra gözüm arkada kalmazdı.” diye tamamlardı.

Ben annem için hep bebektim. Doğdum, bebektim; 19 yaşındayım, hala bebeğim. Bir bebek olarak öleceğim. Annemin kocaman bebeğiydim ben, bir ömür bakmakla mükellef olduğu…

Yine de seni sevdim dünya… Bana adil olmadığın halde sevdim. Her sabah açan çiçeklerin güzelliğinde buldum seni, küçük ekran televizyonumuzun içinde yaşadım, ömrümü kenarında oturarak harcadığım pencerenin önünden geçen insanlarla tanıdım. Bilebildiğim kadarıyla sevdim.

Sen de sev beni olur mu? Beni ve benim gibi olan tüm insanları… Annemin söylediğine göre yalnız değilmişim. Zaten bu yüzden sevdim seni. Topraklarında bir yerlerde benim gibi insanlar var ve hiç tanışamayacak olsak da onlar beni anlıyor. Onlar da benim gibi yalnız olmadığını bildikleri için mutlu oluyor. En azından, beni anlayan birileri daha nefes alıyor diye sevdim seni Dünya! Yalnız ruhumun ve bedenimin tek teselli kaynağı buydu. Buna tutundum ve sevdim seni…

Annem geliyor, sanırım uyku vaktim geldi. Vakit buldukça zihnimin odalarına kaçıp kağıt yaptığım duvarlarına yazacağım. Hikayemin sonu nasıl olacak bilmiyorum, fakat hep yazacağım. Düşüncelerimle yazacağım; kağıtsız, kalemsiz yazacağım. Benim yazdıklarımı kimse okumayacak ama belki bir gün birileri beni ve ve benim gibilerini yazar. Birimizin ismi Burcu, diğerinin Ali, öbürünün Seda belki ama hepimizin ismi aynı aslında. Birileri yazar ve belki ölümsüz oluruz. Kimse ismimizden ve yaptıklarımızdan bahsetmeyecek belki ama belki o birileri yazarsa bizi; herkes yaşamanın ne denli zor olduğu halde geçip gittiğimizi anlar ve her kahramanın ismiyle anılmayacağını anlar. Bazı ölümsüzlerin isimleri yoktur, onlar bu yerkürenin en ağır işçileridir.

İyi geceler Dünya! Beni unutma olur mu?